Perşembe, Aralık 30, 2010

Şşşşt, çalışıyor!

Denizhan bu yılbaşına özel bir anı üzerinde çalışıyor. Ses çıkartmayın!
Not: Bu fotoğrafı özellikle kesmeden, biçmeden koydum. Koca adam gibi otursa da, evde birey olarak kabul görse de, benim minik şampiyonum minik daha, küçümen:)

Çarşamba, Aralık 29, 2010

Çakma Yılbaşı Ağacı

Yok, yok, yok!!!
Geçen sene aldığımız, pek bir Çin menşeili, bir o kadar ucuz ama bu denli şirin Plastik Çam'ımız yok! Aramadığımız köşe bucak, açmadığımız kutu yok. Gitmiş bu evden o kesin. Nasıl, ne zaman, o belirsiz? Benim şu anda da tam göbeğinde olduğum bir atma krizi sırasında mı şutlandı, yoksa ne oldu?
Neyse, bugüne kadar direnmiştim yenisini satın almamaya, boşa para vermemeye. Oysa ki pek heveslisiyim süslemenin, Denizhan'la süslemenin hatta:) E bu saatten sonra da almak günah.
Ben de evdeki duvar süsünü gözüme kestirip süsledim, bir gelin başı misali. Olmuş mu?
NİCE YILLAR! Tüm dilekleriniz gerçek olsun. Sağlık, mutluluki huzur, başarı, artık ne istiyorsanız.

Ben de bu sene Ayça'dan heves (bu sene yapmamış ama ossun) bir dilek listesine kalkışsam:
1-Bol keyif.
2-İş'te yeni açılımlar. (Esnek çalışma saatleri, bol manevi tatmin, pazarlıksız, ucuzcu, sonradan görme ahlaksızlığında olmayan insanlarla beraber keyifli kazanç.)
3-Yeni bir ev. (Soğuyan havalarla beraber kışın aydınlıktan evi basan kömür sobası dumanı (Yazın mangal dumanı) ve is, banyoda önüne geçemediğimiz nem sonucu küflü duvarlar, bu nem ve küfün ardından bizim yatak odamıza ve şimdi Denizhan'ın odasına sirayet etmesi, haftada 3 gün çöp toplanması vs. vs. biraz yorulduk.)
4-Para, para, para
5-Daha çok gezmek, yurtiçi, yurtdışı allah ne verdiyse. Varış noktaları çok sefil, çok sıcak olmayan her yer. İspanya'ya bir de Ali ile gitsek?
6-Daha rahat, içinden tren geçen bir KadıN olmak istiyorum.
7-Daha rahat, içinden tren geçen bir AnnE olmak istiyorum. Öte yandan çok iyi araştırıp, düşünüp karar verdiğim "oğlumla ilgili kararlarla ilgili" sürekli monolog olarak fırça yesem bile kararlı olmak istiyorum.
8-Biraz ev halinden arınıp, eskisi gibi daha giyimli, süslü, püslü olmak istiyorum. (Eşofman'ın bir üstü süslü şu an benim için.)
9-Yeni yılda Ali ile son yıllarda hızlanan beyaz saç popülasyon artışımızı yavaşlatalım. (Ne diyor Hastalıkların Zihinsel Nedenleri'ni yazanLouise Hay abla beyaz saç için: Gerilim. Baskı altında olduğuna,fazla zorlandığına inanma. E doğru, zaten neye inanırsak o değil miyiz:( )

Not:Bu arada uzun zamandır makas değmeyen saçlarımı bugün yıllardır kesimlerine bayıldığım arkadaşım Pınar'ın kuaförüne emanet ettim. Sonuca da bayıldım. Artık köylü güzeli mi dersiniz, Rapunzel mi artık bilemem, uzuuun saçlar şeklinde dolaşmıyorum. Görürseniz sokakta tanımamazlıktan gelMEyin:)

Salı, Aralık 21, 2010

@Antalya

Pegasus'un bir kampanyasından yararlanıp gidiş-dönüş 100TL'ye bilet aldık, istikamet Antalya.
Arkadaşım Ece çok uzun zaman önce değil, daha 16 Kasım'da Antalya'da denize girmişti. Onun o gün gönderdiği bikinili resmini gördükten sonra artık emindim, Antalya tatilimizde hava süper olacaktı, olmalıydı, içimden bir ses öyle söylüyordu.
Meğerse Ali her Antalya'ya gittiğinde kötü hava götürürmüş. Gene makus talih gerçekleşti. Deli bir yağmur, camlara vuran dolu. Böylece hava koşulları nedeniyle "düşündüğümüz/ hayal ettiğimiz üzere" arkadaşımızın ailesinin orman kenarındaki köy evinde kalamadık. Gene de babasının yaptığı yemeklerin tadı hala damağımızda. Bu şekilde bizimkinin tam bir somon balığı canavarı olduğunu farkettik.
İlk iki gece manasız bir şehir otelinde kaldık. İsmi meşhur, kendi fena artık gözümde. Bebek yatağı neredeyse inşaat demirinden yapılmıştı. Hadi Denizhan'ı koruduk derken, ben kendimi bu yatakla sakatladım?
Son 2 gün tarih turizmine noktayı koyup, daha önce pek bir anlamsız bulduğum Her Şey Dahil tatil köylerinden birine yerleştik. Çocukla beraber her şey farklı görünüyor. Aslında hiç de fena değildi yani??? Havuz, çimler, açıkhava ile çoştuk, eğlendik.
Ali de ben de "denizsever" olduğumuzdan Denizhan hep ve sadece denizde yüzmüştü. Bu sefer havuzu deneyimledi. Suyu seviyor vesselam.

Çarşamba, Aralık 01, 2010

Aylar sonra...

Bir sürü anne blogu var. Bir kısmı keyifli, bir kısmı hep drama (onun çocuğundan daha büyük derdi olan/dert veren çocuk yok hayatta)bir kısmı çok bilen (mık mık vık vık, ben yaptım, ben ettim, en iyisini ben bilirim, tüm dünyanın benden öğrenecekleri var.). Ben kendi kendime, "Canım blogum aslında bunlardan hiçbiri." zannederken aslında hepsi muhtemelen:) Gene de Drama Kraliçesi olmamaya çalışıyorum sevgili okur:) Bir de Herşeyi Bilen Kadın olmamaya- ki bu ne denli zor bilemezsiniz, hele ki kızlık soyadınız "Özbilen" ise!
Bir çok konuda bugüne kadar sadece kendi perspektifimden seçtiklerimi yazdım. Taraf/takım tutar gibi yapmamaya çalıştım. Yani ben sadece Normal doğumu tecrübe etmişken sezaryen üzerine yazmak biraz zorlama ve manasız olmaz mıydı?
Amaaa bir konu var ki hiç tevazu gösteremeyeceğim. O da doğum fotoğrafçısı seçimim! Zira sonradan bu zat-ı şahane bir de benim model annem de olmasın mı? (Şimdi kendi okusa böyle yazmamı istemez, utanır. Senin bu işte günahın yok ki? Seni ben seçtim, ben!) Oh ne ala, bir taşla kaç kuş:) Bu rol model konusunu başka bir yazıya saklıyorum. (Bu sakladıklarımın Taslaklar'da hep turşusunu kuruyorum da; bu sefer gerçekten sözümü tutarım inşallah.)
Tesadüfen az önce yukarıdaki fotografı buldum. Mevlüdde çekilen bu fotoğraf, sünnette çekildiğimiz aynı noktada tam 13.5 ay sonra:) (Kanıtı arkadaki duvar süsü.)
Maalesef doğumda AyçA ile fotoğrafımız yok, oysa çok isterdim olsun bir adet.
İlk fotoğraf Denizhan iki aylıkken Mevlüd'ünden. Sağolsun AyçA bizi kırmayıp katılmıştı.
İkinci fotoğraf ise Denizhan'ın Sünnet Kutlaması'ndan, ona da katıldı ki aslında ne deli bir gündü. Hani Taksim'de canlı bomba patlamıştı:( O sırada kalkıp Nişantaşı'ndan geldi.
İki fotoğraf arasındaki 723 farkı bulun desem? Biraz yardım ister misiniz?
İki hatunda da ciddi kilo kaybı var. Hatta Ayça'nın Diyetisyen maceraları blogunda. Aksi yönde Denizhan'a yaramış bu geçen 13.5 ay. Bizimki Tosun olmadı ama istikrarlı da, %25 kilo persantili sabitledi, gidiyor. Boyu uzayan bebeğin kilosuna bakılmaz motto'muz!
Ama ötesi de var. İki kadın da konularında daha yetkin. Bizimle ilk normal doğum çekimini yaşayan çiçeği burnunda Doğum Fotoğrafçısı AyçA artık Doğum Fotoğrafçılığı seminerleri düzenlerken, ben  de bir anne olarak kendimi daha yerine alışmış, daha huzurlu hissediyorum. (Tabi bunun istisnaları var. Mesela 4 gece önce olanlardan sonra, ertesi gün gene kayıp bir anne, deli bir kadındım. Ne mi olmuştu? Denizhan'ın bu denli ciddi bir reflüsü olduğunu bilmeksizin- akşam yaptığım bol naneli yoğurt çorbası bize geceyi zehir etti. Meğersem Nane 1 numaralı Reflü düşmanıymış da, ben kulunuzun bundan haberi yokmuş:( Olsun bu fırtına geçici bir süreçti, gene rotam belli. (Yaz kızım, bir post da reflü okumalarını senin gibi nane saftiriği annelerle paylaşmak üzerine olsun.)
Devam edelim. AyçA'nın saçlar kısalmış, sadeleşmiş. E benimkilere de bir makas değse iyi olacak artık. Teyzeme göre köylü güzeli olmama yakındır. Erkek Rapunzeli olan Denizhan'ın da 15.5 ayda 3. saç traş zamanı geldi.
Uzun lafın kısası esasen zaman bize yaramış, 2. fotoğrafta herkes daha iyi görünüyor ve Denizhan ikisinde de isyan bayrağı açmış:) E bu fotoğralar çekilirken o kadar sabrettiğin saatler için de teşekkürler oğlum...
Not: Ali'nin büyük teyzesi, ki matrak kadındır, eski halimle (+28 kilo) yüzümü çok beğenip, özellikle yanak bölgeme cerrahi olarak bir şeyler doldurtmamı önerdi:) Ne dersiniz? (Şaka şaka, hiç sevmem, sahteyi de anesteziyi de)

Salı, Kasım 30, 2010

Denizhan Firarda!

Denizhan'ın tam bir sokak kedisi olduğunu defaten ilan etmişimdir bu sayfadan. Bir de anahtarlara olan merakını yazmıştım daha önce.
Olay şöyle başlıyor. Önce yemek masasının sandalyesine tırmanmaya çalışıyor veya kendini oturtturuyor. Ardından bizim yemek masasının altındaki çekmecelerden gizli(!) yedek anahtarı buluyor. Gerekli malzemeyi ele geçirdikten sonra masayı terkeder. Kapı kilidine uzanmasını sağlayacak bir nesneyi ayağının altına getirir. Üstüne çıkar veya çıkarttırır kendisini. Başlar kapıyı açma çalışmalarına.
Bu şekilde dakikalarca uğraşabiliyor. Ayına göre bir konsantrasyon mucizesi gösteriyor neredeyse.  E tabi, ucunda firar edecek ya sokağa:)

Pazar, Kasım 28, 2010

Büyükanne ve Büyükbaba'nın telesekreter mesajı!

Günaydın ... şu anda evde değiliz, lütfen mesajınızı bip sesinden sonra bırakınız. biiiiiiiiyyyp.

Eğer çocuklarımızdan biri iseniz, "1" e basınız. Daha sonra 1 ila 5 arasında dünyaya geliş sırasına göre kim olduğunuzu belirtiniz.

Eğer çocuklarla kalmamızı istiyorsanız "2"ye basınız

Eğer arabayı ödünç almak istiyorsanuz "3" e basınız

Bizlerden yıkama ve ütü yapmamızı istiyorsanız "4"e basınız

Çocuklarınızın bu gece bizde kalmasını istiyorsanız "5"e basınız

Okuldan torunlarımızı almamızı istiyorsanız "6"ya basınız

Pazar günü için yemek hazırlamamızı istiyorsanız, yada eve servis edilmesini tercih ediyorsanız "7"ye basınız

Bize yemeğe gelmek istiyorsanız "8"e basınız 



Sorun para ise "9"a basınız

Bizi yemeğe davet edecekseniz, yada, bizi tiyatroya götürmeyi arzu ediyorsanız, hemen konuşmaya başlayın,,, DİNLİYORUZ...!!!!



***
Not:Bu metin mail yoluyla dayımdan geldi. Ama paylaşmasam olmazdı :)

Cumartesi, Kasım 27, 2010

Hep dinlesek...

Ali'nin bir hayali var. Bir gün, ileride bir gün sırf zevkine de olsa, sevdiği bir mekanda DJ'lik yapmayı hayal eder. Eskiden müzik dinlemeye daha çok vakit ayırdığımız zamanlarda şunları da, bunları da çalarız derdik. Hep de bir liste yapma fantezisi sürüp giderdi. Maalesef yıllar geçtikçe, ya bizim de içimiz geçtiğinden, artan sorumluluktan, kendimize ayırdığımız vakitlerin giderek azalmasından istediğimiz gibi müzik dinlemekten bile kendimizi mahrum eder olmuşuz. Hele ben %95 Denizhan'ın müzikleriyle yaşıyorum, Music Together, Classics for Kids vs.
E bu müzikler çok güzel de ben kendi müziğimi de özledim:)
Burada bir liste başlatıyorum, Ali ile sevdiklerimizi kaydetmek adına. Şimdi TV'de çalanla başlıyorum:
1- Fastball - The Way (Tek şarkılık şöhrettin bizim için ama kalbimizde yerin ayrı.)
2- Israel Kamakawiwo - Somewhere Over The Rainbow! (Denizhan daha karnımdayken aylarca dinlemiştin. Erkut dayın hatırlattı.)
3- Buena Vista Social Club ve üyelerinin hemen tüm şarkıları.

Listeye sizin için eklememizi istediğiniz bir şey varsa, yazdırın, bir gece DJ Ali sizin için çalabilir belki de:)

Perşembe, Kasım 25, 2010

Güle güle Dayı-dede...

Denizhan'ın anneannesinin dayısını kaybettik. Böyle yazınca çok uzak akrabalarmışız gibi görünse de, öyle değildi aslında. Sülale olamayacak kadar küçük bir aileyiz biz.
Benim çocukluktan beri bol kahkahalarıyla hatırladığım bir 2. dedemdi. Anneannemin erkek kardeşi olduğu için ilk kim uydurdu bilmem ama biz onu Dayı-dede diye çağırırdık, hem çok zekice hem de komik bir lakap. Hayat böyle işte.
Bugün en büyük kızına başsağlığı dilerken, "Babamsız olmuyor, olmuyor işte!" dedi. Doğru, tek gerçek bedenin ve de egonun geçiciliği ise bunca hırs, öfke neden? "Her şey insanlar için." Tamam da, insanoğlu ve kendim için bunlardan arınmanın zamanı yakın olsa  artık?
Bedenin geçiciliği vs. konuları henüz Denizhan'a açıklayabileceğim, ya da onun açıklama beklediği bir noktada değiliz diye düşünüyorum.
O gün gelmesin :$
Resimden: Bu resim de yayınlanacaklar listesinde, taa Temmuz başından. Bodrum'a 2 aylık tatile gitmeden önce doldurduğumuz oyuncak, erzak ve ıvır-zıvır kolimiz. Tabi ki Denizhan önce hevesini aldı, koli ardından doldu ve kapandı.

Salı, Kasım 23, 2010

Bayram Zayiatları


  • Bayram'da bir çok eve gittik, eş dost gördük. Bizimki kucağa, öpülmeye, sevilmeye doydu. Anne tarafından aynen annesi gibi bir çok ailenin ilk torunu. Baba tarafından da şanslı, aileye bu kuşakta gelen 2. bebek ama uzun yıllar aradan, tam 14 yıl aradan sonra. E tabi bu durumda el bebek, gül bebek olması kaçınılmaz. En yakın kuzeni   15 yaşında bir delikanlı. 
  • Bu bayramda ailemizde ayrı bir sevinç dalgası daha doğdu. Bir bebek daha geliyor! Yok yok, bu sefer bizden değil:) Talihli başka çiçeği burnunda evli bir kuzen ve eşi. Bizim Aslan burcu bebeğimiz şimdilik ilgi odağı olmanın keyfini sürüyor, bin türlü numara, tatlı şımarıklık gırla gidiyor. Bakalım seneye ne yapacak?


  • Benim kuşağımda benim, kardeşimin ve kuzenlerimin arası hep 2 yıl. 78-80-82-84. Bu üstün matematiksel dizi için Annemleri, Dayımlar ve Teyzemleri tekrar tebrik ediyorum. Bu yeni gelecek bebeğimizin de Denizhan ile arası 2 sene olacağı anlaşılınca, sıradaki  tüm kuzenlerin çocuğa karışma tarihleri yaş sırasına göre belirlenmiş oldu. 2009-11-13-15 şeklinde. (Nişanlı olanların işi nisbeten kolay da, benim ayda 2 izni olan kardeşim ne yapsın? Kendisi varlığını şehrimize vakfetmiş bulunuyor, Marmaray'da çalışıyor. Uzun zaman umudumuz şantiyesinin içinde bulunan arkeolojik alanda sürmekte olan kazıdan bir prenses bulmasıydı, ama anlaşılan kazılardan iyi bir haber çıkmıyor.)
  • Bu arada bir başka tesadüf bu yeni gelecek bebeğin doğumgünü ile Temmuz'da evlenecek kuzenimin düğününün tarihlerinin çakışma olasılığı. Dolayısıyla şu anda bahçesinde düğün yapılabilecek, mümkünse boğaz manzaralı bir doğum hastanesi arıyoruz:) Önerisi olan?
  • Bayram'ın son günü Denizhan'ın babasına mola verip evde bıraktık ve dayısı,dedesiyle Darıca Hayvanat Bahçesi'ne gittik. Hayvanat Bahçesi İstanbul'da tek. Bu kurumun özel girişim olmasını da takdir ediyorum. Ama gene de mekanı ve bütçesi çok dar kaldığı anlaşılan bu mekanda pek çok hayvan çok mutsuz görünüyordu. Bu konu bence Belediye be hatta tüm kentin desteğini hakediyor oysa. o koca 2.5 saatte çekebildiğim tek pozu utanarak yayınlıyorum. 
  • Gelelim başlığa. Bayramın ikinci günü ziyaret sebebiyle Denizhan'a maruz kalan Dayım ve Yengem'in evindeki hasar listesini açıklıyorum:
    1. 1 adet Amber tesbih (İpi koparılıp mutfağın dört bir yanına boncuğu dağıtıldı.)
    2. 1 adet Oltu taşından tesbih (İpi koparılıp mutfağın dört bir yanına boncuğu dağıtıldı.)
    3. Bozulan Bulaşık Makinesi (Ertesi gün çalışmadığı zannedilerek eve servis çağrılır. Aslında biri tarafından program ayarları kapatılmış.)
    4. Çıldırmış Fırın (Bilinmeyen bir el tarafından kurulan fırının alarmı geceyarısı çalmaya başlar, ev halkı koşuşturur.)
Anlaşılacağı üzere bizimki ilk iki maddedeki tesbihleri dağıttıktan sonra çıkan arbedede büyüklerin boncuk toplamaya girişmesini fırsat bilip, beyaz eşyaların elektronik beyinlerine dalmış. Fotograftaki ayıyı da gen söz konusu olay mahali olan Dayımlar'da bulup, yere indirtip, sıcakkanlı bulmuş olacak ki kucağına oturmuştu.
Bu gidişle gelecek bayram gidecek/ bizi kabul edecek kapılarımız tek tek azalacak?

Denizhan'a Not: Bu bayram artık baban ve bizim için de bir milat. Artık gezmeye ve bir çift olarak beraber yaptıklarımıza tekrar geri dönme zamanı:) Bayramdan sonraki ilk cumartesi seni küçük halan ve babaannen ile oynamaya bırakıp sinemaya gittik. Seni orada bile özleyip, ileride beraber gideceğimiz filmlerin hayalini kursam da, itiraf ediyorum, çok güzel ve özgür zaman geçirdik:)
Bayramdan önceki hafta da Anneannen ve Dedene seni emanet edip 4 saat ipimizi koparıp gezmiştik. Özgür bırakılınca ne yapacağını şaşıran deli kelebekler gibi ne yapacağımıza karar veremeden oradan oraya çırpındık:) Çok güzeldi.

Maşallah veya ?

Sünnetin ardından Sevgili AyçA'nın çektiği müthiş fotoğraflar ve bir de ailenin şef tadındaki kadınlarının tadından yenmez lezzetleri kaldı.

Sünnet 20 Ekim'de olmuştu ve iki hafta sonrasında iyileşmiş bir Denizhan ile beraber aile arasında bir kutlama yaptık. Kutlamalar için Babaannesi'nin aldığı Sünnet Kıyafeti'ni giydi; ama şapkasını asla. Giysisini giyip aile arasına karıştıktan kısa süre sonra Maşallah'ın "ş"si düştü. Aramızda Denizhan'ın içinden geçen MaZallah'tı herhalde diye takıldık. İşte bizim delikanlıdan boy fotoğrafı.
Denizhan'a Not: İleride özenir de, olası arkadaşların gibi bir sünnet töreni istersen, deliye her gün bayram diyen annen ve baban olarak sana şimdiden istediğin gibi bir kutlama sözü veriyoruz. Hani istersen?
Kendime Not: Operasyon sonrası antibiyotik ve bazı ağrı kesiciler verildi. Antibiyotik olan Bactrim'i 8 gün kullandık. Ağrı kesicileri kullanmamıza hiç gerek kalmadı - neyse ki. Zaten antibiyotik ve her türlü ilacı kullanmak benim mecbur kalmadan girmediğim bir yol.

Perşembe, Kasım 18, 2010

İyi bayramlar Ünzile...

Ünzile bir masal kahramanı değil, Sezen Aksu'nun bir şarkısında geçen gerçekçi bir karakter. Melodisini çok sevdiğimden arada dilime takılır, sözleri ağzımdan dökülürken içimde derinlere dalarım. Şarkı çok eski bir Onno Tunç bestesi ama daha yakınlarda Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin tanıtım filmeleirnde Şebnem Ferah seslendirdi bu şarkıyı, hatırlar mısınız? Denizhan'a bile bu şarkıyı söylemişliğim vardır. Şarkının sözlerinin birazı şurada:

Varmadan sekizine Ergin oldu Ünzile
Hem çocuk,hem de kadın 

On ikisinde ana
Bir gül gibi al ve narin, Bir su gibi saydam ve sakin
Susar kadın Ünzile

Yağmuru kim döküyor, Ünzile kaç koyun ediyor
Dayaktan uslanalı hiçbir şey sormuyor

Korkar durur gitmez Köyün en son çitine
İnanır o sınırda Dünyanın bittiğine

Çağdaş Yaşam da desteklenir mi demiyordur artık herhalde hiç kimse:) Hele ki "İlkokulda bile türban olsun." dendiği bu günlerde. 
Amacım kimseyi terörize etmek, ajite etmek değil. Hatta bunun gereksiz enerji kaybı olduğunu farkediyorum artık. Tehlike olarak algılamak ya da geleceğimizden korkmak olarak değil, kendi yaşamımıza sahip çıkmak için, pırıl pırıl kızlarımız da okuyup kendi geleceklerine ve ülkemin kaderine dokunabilsin diye size ÇYDD gönüllüsü gönlü güzel bir arkadaşımın çağrısından bahsetmek istiyorum. Aşağıdaki yazıyı aynen Sibel'den alıntılıyorum.





Bir yıl çok çabuk geçti. Yılbaşı yaklaştı. Bu yıl da kendinize ve sevdiklerinize ajanda satın alarak desteğinizi gelenekselleştirmek ister misiniz? Belki bu yıl daha çok bağış toplayıp geçen yılın rekorunu kırarız.
Bu yıl, ajandaların yanında dilerseniz gönüllülerimiz tarafından el emeği ile yapılan Ünzile Bebek veya mıknatıslı resimlerden de alabilirsiniz. Ekte fotoğraflarını gönderiyorum. Ajanda 10 TL, Ünzile Bebek 10 TL, Mıknatıslı resimler ise her biri 5 TL’den satılıyor.
Ben yine istediğiniz ürünleri kargo ile size ulaştırırım. TC Kimlik no’nuzu gönderirseniz bağış makbuzu da kestiririm. İstediğiniz adedi (ajanda, Ünzile Bebek ya da mıknatıslı resim) ay sonuna kadar bana mesaj ile bildirin, ben de size hesap numarası göndereyim. İyi bayramlar...



Bu ürünleri alarak, okuma imkanı olmayan pek çok küçük kıza Bayram Sevinci yaşatmak isterseniz Sibel'e buradaki mail adresinden ulaşabilirsiniz. 


Sevgiler & iyi bayramlar...
Not: Fotoğrafta Denizhan küçük halasının elinden tutarak babasının anneannesi Ayşe Asya Hanım'ın salonunu geziyor, ısınma turları atıyor.

Çarşamba, Kasım 03, 2010

Bağyan!

Bizimki Taksici, Duygum yolunu şaşırmış klasik bir kadın şoför olsaydı konuşma balonları nasıl olurdu?
Denizhan arabadan sarkarak:
-"Apla, yardımcı olalım mı? Motor mu su kaynattı?" 
Kadın şoför Duygum"Taksici'ye bulaşıp da mı pişman olsam, bulaşmayıp da mı pişman olsam?" ikilemi içinde dudaklarını sekiz yapar:)
Yok yok böyle olmaz, armut dibine düşer. Denizhan sıkı bir beyefendi olur, Duygum da annesi gibi bitirim bir şoför:)
Not: Kadın diyemeyenler/ demekten utananlar(!) neden Bayan diyor için tıklayınız...:D

Salı, Kasım 02, 2010

Acaba yer misin?

Bu yazının altı çizili olma sebebi Blogger'ın kişisel sorunlarını işine, yani blog ortamına taşıyıp, beni altı çizisiz yazı yazma imkanından mahrum etmesindendir! Zira yazar hayatta "kendini fazla ciddiye alma" tribinden 30'lu yaşlarının başında kurtulmuş olduğunu ummaktadır.


Oğlum, başlıkta kastettiğim fiildeki gizli nesne "bildiğimiz Yemek" olsaydı gerçekten yemezdin. Annenin kendi annesinden emdiği sütü burnundan getirene kadar o güzel dudaklarını büzer düğme yapardın. Sonra sonra Anne'nin kendini zeki zannedip ürettiği türlü dahice(!) oyunlara güler, kanmış gibi yapar ve sadece "1" kerecik ağzını açardın, o da "kadıncağız yoruldu diye ödül niyetine". Belki hamur işi veya simit olsa biraz ucundan kemirirdin.
"Acaba yer misin?" derken kastım başkaydı. Hani aylardır mutfak dolabına dadanmıştın. Yere vurmadığın çelik tencere, kapak, kırmadığın emaye kap kacak kalmamıştı, hatırlar mısın? Ben de bir umut Babaanne'nin mutfağında pek keyifle oynadığın plastik ıvır zıvırı getirip bizim dolaba koymuştum, seni belki keser diye. Israrla sen çeliklere uzandıkça "Yok onlar Anne'nin, bunlar Denizhan'ın." demiştim. Hani çok biliyor ya annen, daha zamirler için erkenmiş, kafan karışırmış ben-sen derken falan filan. Sen de beni her zaman yaptığın gibi maymun edip, ne diyeceğimi bile bile her gün defalarca elini çeliklere uzatıp cevabıma kahkahalarla gülmüştün. Üstelik gidip çelik tencereleri gene salona sürüklemiştin.
Bugün aklımda kaç zamandır olanı yaptım. Sana özel tencere seti aldım! Sana dolapta yeni bir yer ayırdım. Bakalım buna ne diyeceksin? Kaç gün seni kesecek bu yeni aksesuarlar? Bu annen ne zaman anlayacak "Resistance is Useless!" / "Direnmenin faydası yok!" *
(*) Bu meşhur repliğin geçtiği film olan The Hitchhiker's Guide to the Galaxy'i seyretmelisin büyüdüğünde, süper komik.

Cumartesi, Ekim 30, 2010

Beraber diş çıkarıyoruz...

Yok mecazi anlamda değil, gerçekten. Ben her nedense ancak 32 yaşımda 2'inci 20 yaş dişimle uğraşırken, Denizhan da sağdaki alt ve üst azılarını çıkarıyor.
Canım bebeğim, geceleri durduk yere (?) aniden çığlık çığlığa ağlamana hak veriyorum. Gerçekten çok ağrıyor ama çok:(
Resimsel: Sonunda Ali farketti. Neyi mi? Evde çocuk işçi çalıştırdığımı!
Bizi taklit ediyor. Hani yere bir şey düşünce alırız elimize bezi, evdeki minik bebekten hızlı davranıp bir güzel temizleriz ya yerleri. Şimdiler bizimki de uzanabildiği tüm bezleri alıp yer siliyor. Tabi bu bez kimi zaman el bezi, havlu da olabiliyor. E sen de ortada bırakma annesi!

Not: Bu arada çocuk işçi konusu benim öteden beri çok canımı yakan bir hadisedir. Yok öyle oto sanayilere gitmeye gerek yok, benim gibi mimar veya inşaat sektöründe olursanız uzaktan bile olsa gözünüze çarpar bu minikler ve minicik bedenlerine bakmadan taşıtılan ağır yükler.

Cuma, Ekim 29, 2010

Hellü!

Metinsel...
2010 yaz başında Denizhan, babası ve ben Music Together İstanbul'a gidip Sevgili Yapıncak ile Summer Songs/ Yaz Şarkıları'nı icra ettik.. Beraberce müzik yapmanın, söylemenin, çalmanın, oynamanın keyfine vardık. Müzik zaten hayatımızdaydı, bu şekilde Denizhan ile yapabileceklerimizin anlamını daha da iyi kavradık. Ardından Bodrum'da iki ay boyunca arabada, evde, denizde, kumsalda heryerde bu müzikleri dinlemeye veya söylemeye devam ettik. Hatta Fireworks / Havai Fişekler parçası ile dalıp çıkarak, oğlumuzu Turgutreis'in buz gibi sularına dalmaya ikna ettik. Bilmeyenler için garip gelebilir, ama bir kere katılan anne babalar bile bu özenle seçilmiş çocuk şarkılarından büyülü bir zevk alıyor.
Sonunda Music Together ilk sözcüklerimize de yansıdı. Bizimkiyle evde monolog, diyalog, artık allah ne verdiyse hep konuşuyoruz. Bizi böyle görenlerden "Tamam da o bebek, ne anlar ki? Zavallı kadın insansızlıktan artık kafayı üşütmüş." olacak şeklinde dudak bükenler de oldu. Uzun lafın kısası bizim herşeyi anlayan kuşağın temsilcilerinden olan oğlumuza geçen gün sordum:
"Oğlum müzik dinleyelim mi? Hadi ipod'a gidelim. Ne dinleyelim oğlum?" dedim ve gözlerinin içine baktım.
Bana cevap verdi: "Hellü!"
Yani Hello/ Merhaba!.Bu Music Together sınıfında herkese tek tek ismiyle hoşgeldin denilen şarkının ilk kelimesi.
Ah, bayıldım tabi zevkten.
Merak etme sayın okur, senin yerine o "Hello" demeye çalışan bıcırı, yedim yedim, bitirdim:)

Resimsel...
Aşağıdaki resimler Denizhan'ın oyun odasının yerine aldığımı Skip Hop oyun matı. Çok güzel bir ürün bence. Almadan önce Amazon'da orada burada epey araştırmışlığım var. Tam getirtecekken e-bebek'e geldiğini gördüm ve dünya ek masraftan kurtuldum. Ergo Baby Bebek Askısı için verdiğimiz uğraşı hala aklımda, böyle kolay oldu.
Alt kat boş olduğu için ısı izolasyonu da olur mantığıyla aldığımız bu ürün bu amaç dışında pek çok amaca hizmet ediyor. Canı istediğinde dişlerini kaşıyor, ısırıyor. İstediğinde içini dışını söküp evin farklı yerlerine taşıyor. Son olarak da kafasına geçirip dolaşmaya başlıyor, finalde de annesini takdis ediyor.
Ne sayın okur bir şey mi dedin? Fotoğraflarda oğlumuzun flu çıkmasının bizim fotoğraf çekme kabiliyetimiz, fotoğraf makinesi yerine cep telefonu tercih etmemizle hiç ilgisi yok. Bizim oğlumuz Flash Gordon'un reenkarnasyonu, ama aramızda kalsın, sır, tamam mı? Hani vardı ya, oradan oraya ardında kırmızı bir çizgi bırakarak koşan, süper sonik hızla koşan adam, 80'lerde, TV'de,hani?
Notsal...
Metin ve resimleri böyle ayırınca yazıyı bağlama derdime de bir son verdim:) Kafamı toplayana kadar yazılarımı okuyanlara toplatma ve bağlatma derdine de bir son verdim.

Cuma, Ekim 22, 2010

Sünnet...

Hayat, kader, akış karmaşık...
Tanrı kavramı derseniz, hep korkutucu değil, bilakis sevgi dolu ve muzip bir varlık olarak canlanır beynimde.
E Muzip Tanrım, sırf ben büyüyeyim diye, gene şakasını yaptı.
Ben ki, henüz hamileyken, bir oğlum olacağını öğrenmişken, elime Nil Gün'ün Sünnet kitabını alıp, eşim Ali'yi canından bezdirme seanslarına başlamıştım. Şöyle ki ben ne kadar dayatma/dogma/önüme konan geleneğe kıllanan bir yapıdaysam, Ali de o kadar 'olsun'cudur. Bu yüzden, Ali'nin uyumlu, benim uyumsuz olduğumu değil, zıt olduğumuzdan, çekişen ama birbirimizi de tamamlayan bir ikili olduğumuzu düşünürüm, ya da düşünmeyi tercih ederim :D
İşte bu sünnet işini yaptırmasak gibi lafları telaffuz ettiğim anda, aslında gayet de beklediğim üzere, konuştuğum aile bireyine kal geliyordu. Odada zaman öyle bir duruyordu ki, gözgöze bakarken sanki biraz daha dişimizi sıksak, hava moleküllerinin etrafımızda  dolandığını tenimizde hissedeceğiz.
Neyse sonuçta Ali ile bu konuyu yüzeyselce tartışıp, zamana bırakmaya ama doğduğu an sünnet ettirmemeye karar vermiştik. En azından kendini bilsindi, kendini ifade edebilir bir yaşa gelsindi.
Iııh, öyle olmadı.
Denizhan doğumda tesbit edilen bir sebepten dolayı, henüz oral dönemden çıkmadan, yani 18 aylık olmadan önce sünnet olması tavsiye edildi. Maalessef karı-koca ağız tadıyla "Sünnet yapılması şart mıdır?Yoksa gereksiz midir?" üzerine bir münazara bile yapamadan karar kesinleşti: Bizim oğlan sünnet olacak!
Geçtiğimiz süreci, operasyona dair araştırmalarımızı başka bir yazıda detayları anlatmayı bir başka anne-babanın işine yarar diye isterim. Ama şu an mecalim yok. Sadece fotograf paylaşmak istiyorum. Ben sadece "operasyon, narkoz, yarebbim" diye enerjisel olarak diplerde sürünürken, akıllı Halası ve Babaannesi "E bu sünnetse, hani bunun kıyafeti, hani bunun süsü?" diyerek beni gülümsetmeyi başardılar. Bilen bilir geleneklere elimde balta girişen bir tiptim ben, de bu sefer, tam da bu ince düşüncelerinden dolaylı operasyon gününün rengi koyu kahveden beyaz-laciverte çevrildi. Yok henüz giymedi. Adam oldu yahu, gözlerim doluyor. Yok geleneklerden hoşlanmazmışım, falan, yok anne olunca herşey çok farklı.
Biz henüz taze ruhlarla muzipçe eğlenen Tanrı'ma gülümsüyorum ki operasyon ve sonraki 24 saatte herşey yolunda gitti, teşekkürler. 
Aşağıdaki operasyon sonrası fotoğrafı da ekliyorum, Denizhan'ın kafası henüz hala anestezinin etkisiyle iyiyken. Çünkü unutmayı değil, "Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır. Aştığımız sıkıntılar, varacağımız noktanın gölgesidir." diye düşünmeyi arzu ettiğim için oğlumun elinde Damar Yolu diye tabir ettikleri iğne sabitlenmiş hali. Bizim kıpır kıpır oğlumuz elinde bu nesneyle 24 saatten fazla  dayandı. 
Şimdi önümüzde dikişleri patlatmadan geçirilecek koca 1 hafta ve bu konuda azami gayret ve kudurukluk gösterecek 1 minik adam var. Bizimleydiniz, belki farkında, belki dua ederek, belki enerji gönderdiniz, belki şimdi duydunuz. Bizimleydiniz, biliyorum...

Pazartesi, Ekim 18, 2010

Anahtarcı...

Küçükken ve sonra da ergenlikte aslında Batı Dünyası'nın ürünü korku filmleri ve kitaplarını okuyup korkmayı severdim. Şimdi ne gereksiz desem de, o dönemde adrenalinin vücudu yıkaması gençlere hoş geliyormuş işte. Bizimki de o hesap. Yerli olarak Gulyabani, ithal olarak Bogieman, ya da Candyman vardı arılara dönüşüp silip süpüren, ıyyyk. Aynı merakı şimdiki gençlerde de görüyorum, bizimki genç olana kadar neler, neler değişir kimbilir. Hah, bir de 2012'de göktaşı olayımız var, bakalım?
Denizhan her geçen gün sadece bedensel olarak değil, zihinsel olarak da değişiyor. Oyuncak bir çadırı vardı hani, bir kaç yaz öncesi babasıyla beraber başlarını soktukları, işte o çadıra ait bir plastik renkli anahtarlık var. Anahtarlığın ucunda kare, daire gibi temek geometrik şekiller. Bizi gözlemlemiş, elindekilere bakmış ve bu çadıra ait şeyin anahtar olduğunu ve sokak kapısında kullanılabileceğini keşfetmiş! Ardından böyle gerine gerine uzanıp anahtarın deliğine kapıyı kilitler/açar gibi hareketler yaptı. Baktı benim çok hoşuma gitti, önce 2. resimdeki gibi bir selam çakıp, bir canavar misali, teşbihte hata olmaz, neredeyse bir Bogie Man gibi*  kamerayı yemeye yeltendi.
Aman her yerimiz düzgün sanki de bu eksik. Bu yazıyı da bağlamıyorum, böyleyken böyle oldu işte :D
(*)Bu italik yazılı cümleyi kafamda buraya yazdım zannedip, yazıda zayıf da olsa bir bağlantı var zannederken, zzzt, AyçA'ya yakalandık. Kolay Referans için bakınız bu yazının ilk yorumu:D

Cumartesi, Ekim 16, 2010

Hoşgeldiniz Müdürüm!

Nereden çıktıysa yeni modamız bu. Eller arkada, göğüs öne çıkık, kasım kasım kasılarak yürüyor bizimki.
İlk gördüğümüzde bayıldık, hemen "Hoşgeldin Müdürüm!" nidaları yükseldi odada. Ama 3 gündür hiç fotograflayacak şansı vermemişti bize. Bu akşam ben öne geçtim, taklit ettim onun Müdür yürüyüşünü. O da düştü peşime:) Kare bu an'dan. Bu kadar hareketli bir bıdığa, bu kadar flu kareler...

Bu arada Denizhan büyüdükçe birbirimizle dil iletişimimiz de "doğal" olarak gelişiyor. Onunla karşılıklı iletişimde olmak çok heyecan veriyor. Mesela geçen gün eline suluğunun ağız yönünü ters almış, o anda yanımıdaki kişi ısrarla elinden çekiştirip düzeltmeye çalışıyor, bizimki suluğu sıkı sıkı tutmuş, kaptırmıyor. "Bir dakika." dedim. Döndüm Denizhan'a "Oğlum ters tutuyorsun, çevir şunun ağzını." Baktı elindekine ve hooop çevirdi.
Neymiş demek ki, bir arkadaşımın da dediği üzere, bu nesil anne karnından filozof çıkmış. Her şeyi biliyorlar, anlıyorlar ve şimdiden bizden fersah fersah ötedeler. İnşallah biz hızını kesmiyoruzdur minik adam:D

Salı, Ekim 12, 2010

Kitap Aşkı'na dair 2...

Denizhan'ın bu pozu çok hoşuma gitmişti. Banyo sonrasında halası ve küçük halasına mırmır mırmır masal okuduğu bir akşama dair.
Fotoğraf sanatı açısından olmasa da burada benim dikkatimi çeken özel ve gizli pek çok unsur var:D Oğlumuzun bilmiş suratıyla makineye poz vermesi, saçlarındaki bonesi, ve kareye bir Velasques resmiymişcesine girmiş detaylar.
Arkada kapıdan giren babasının görüntüsü ve aynadan yansıyan flaşın hemen yakınında fotoğrafı çekmeye çalışan hala ve babaannenin portreleri.
Velasques döneminin şatafatını ve sadece "güzel olanı" resmeden ressamlarından gerçeği resmederek ayrışmıştır. Bir de ışık ve gölgeye olan olağanüstü hakimiyeti tabi.Aşağıdaki resim Las Meninas / Nedimeler tarihte resmedilmiş ilk 3 boyutlu resim olarak bilinir. Tuvalde sadece giydirilmekte olan Küçük Prensesi değil, nedimelerini, ressamın ta kendisini (tuvalin arkasında), kral ve kraliçenin soluk bir aynadaki yarı belirgin yansımasını ve hatta kapıdaki geçerken uğrayan, görevini hatırlayamadığım adam bile resmedilmiştir. Sanki bir an için fotoğraf makinesinin vizörüne dönmüş karakterler, bir an sonra yürüyüp gidecekler, işlerine devam edeceklermişcesine. Bu resim beni de çok etkilemiş, uzun uzun baktırmıştır her seferinde. Sadece ben değil tabi. Aynı ligde olmasak da:) ünlü düşünür Foucault o kadar etkisinde kalmıştır ki bu resmin, yanlış hatırlamıyorsam "Kelimeler ve Şeyler" adlı kitabının kapağı bu resimdir.

Mesleğim mimarlık olduğu için belki de, Denizhan'ın daha küçük yaştan renkler, boyalar, kütleler ve hatta biraz ileride sanat tarihiyle içiçe büyümesini çok istiyorum. Onun için de buraya not düşmüş oldum:)

Mesela yenilebilir parmak boyası arayıp bulamamıştım. Neden böyle bir şey aradığımı soracak olursanız, beni buna yönlendiren yediği yemeklerin sularıyla mama sandalyesinin tepsisine resim yapmaya çalışan oğlumu gösteririm.  Evde yapma yöntemlerinde genelde gıda boyaları kullanılıyor ama biz mümkün mertebe her türlü kimyasalla Denizhan'ı geç tanıştırmayı hedeflediğimiz için çok içime sinmiyordu. Bunu da çözmenin basit bir yolunu bulmuş akıllı bir anne. Burada da okuyacağınız üzere ana renklerdeki meyve sebzelerin sularını unla meyane ederek Ev Yapımı Parmak Boyası üretmek mümkün! Bu boyaları üretebildiğim zaman oğlumun eserlerini de burada yayınlarım. Ama bugün sular kesik, dün de yoğunduk, yarın da ... Evde Toddler Art / Okul Öncesi Sanat sınıfı mı açsak? Ah, hayal etmesi bile güzel:)

Pazartesi, Ekim 11, 2010

Kitap Aşkı...

Bir bebek ki doğanın en hızlı gelişim dönüşüm zamanında. Hergün yeni şeyler gösteriyor bize. Bilenlere sıradandır belki ama bizim gibi çevresi bebek fakiri olanlara seyretmesi hergün bedava bir karnaval:)
Denizhan'a neredeyse doğduğundan beri kitap okuyoruz. Tam rutin diyemem ama demek ki kitap sevgisi içine yerleşmiş ki istediği zaman kitapları kendi seçip bize getiriyor okumamız için.
Bizimki cuma akşamı babası eve gelince çok sevindi. Çalan zilin sesinden, akşamın gelmesinden babasının geldiğini tahmin edip kapıya koştu. Kapıyı babasına açınca çevresinde dönüp çığlıklar attı. Sonra jet hızıyla oyun odasına koşup Baba'sının ona okuduğu bir kitabı getirdi ve önünde bacaklarına sarılıp zıplamaya başladı.
Bahsettiğim kitap dayısı E'nin ABD'den getirdiği bir kitap: Mommy & Daddy Hugs & Kisses İçinde 4 minik kitapçık var. İkisi annesinin, ikisi babasının okuması için: Anne Sevgisi, Anne Kucaklaması, Baba Sarılması, Baba Öpücükleri. Metinleri Türkçe okuyorum, çünkü İngilizce okursam şaşkınlıkla dönüp: "Ağzımdan manasız / olmadık şeyler çıkıyor, neler oluyor anne?" bakışı atıyor. Basit metinleri tercüme edip her seferinde aynı şekilde okuyoruz. İçerikler de resimler de çok ilgisini çekiyor. Mesela anne fil yavrusunu hortumuyla sıkarak sever, Anne papağan yavrusunu gagasıyla sever. gibi metinler var. Bunları anlatırken aynı hareketleri ben de Denizhan'a yapıyorum. Resimler için yukarıda linki bulunan Amazon'un web sitesinde Click to Look Inside diyerek içini görebilirsiniz. Genelde akşam yatmadan önce okuyoruz bu kitabı.
Dayısı E'nin getirdiği bir başka kitap da Little Panda. Bu kitabın içinde bir PAnda kafası şeklinde parmak kukklaıs var. Küçük Panda acıkmış, sayfalar boyunca Küçük Panda'ya farklı yiyecekler teklif ediliyor, ama başka hayvanlara ait çıkıyor gıdalar. Parmak kuklası Panda'da her sayfada karşımıza çıkıyor ve sonunda gerçekte ne yediğini anlıyoruz. Bizimkisi bu kitabın her sayfasında Panda'nın burnunu ısırma kısmını seviyor, aslında babasının parmağını ısırıyor:)
Bir de Caillou hikayeleri var tabi ki. Bizimki TV nedir bilmediği için Caillou'u sadece evdeki kitaplarından tanıyor. Kucağıma yerleşiyor ve okutturuyor. Kitap bitince isterse gidip yeni bir kitap getirip gene kucağıma tırmanıyor. Caillou'nun genelde ailelerin çok sevdiği bir karakter olduğunu biliyordum. Kitapları biz de okuyunca hak verdik. Küçük şeylerden mutlu olan, mutlu bir ailesi olan sıradan bir çocuk Caillou. Mesela şu öyküde hırs sonucu bir yarışmayı kaybeden minik adam, gidip kazananı da tebrik ediyor:)

Cumartesi, Ekim 02, 2010

Bugün "Emzirme Reformu"na destek verdik!

Destek derken karınca kararınca. Yoksa iş büyük, gizli kahramanlar çok, başarı tartışılmaz. Detaylar sonra. Çok yoğun koşuşturmacalı günler geçiriyoruz., insaf:D
Peki bu fotograf, şu fotograf ve başlık ipucu vermedi mi? :)

Nişantaşı City's'de Emzirme  Haftası kapsamında yapılan Lei Leo Defilesi'ne katılarak minik bir katkıda bulunmak istedik. Sevgili Ayça'mız ve iki fotoğrafçının daha Anne Sütü: Her Damlası Altın Fotoğraf sergisi ve bir de Lansinoh sponsporluğunda seminer vardı.
Bunca akıllı, becerikli kadın biraraya gelip harika işlere imza atıyorlar, ayakta alkışlıyorum:)



Cuma, Ekim 01, 2010

Afacan İkili Çadır'da!

Akşamları Babası işten tek parça halinde geldiyse, bizimkinin keyfi tavan yapıyor. Resim bir çadır sefasından. Ali ve Denizhan'ın boyutları çok şirin duruyor:) Bundan 5dk öncesinde de ana-oğul çadıra saklanıp, hayretler ve heyecanla babasının bizi bul(ama)masını beklemiştik:) Bulduğunda ise deli çılgın kahkahalar:)
Bu arada çadırı okyanuslar ve bagaj limitlerini aşarak bize getiren büyük dayısı ve yengemiz alınmasınlar ama, çadır aynı zamanda bizimkinin WC'si. Bizim kıpır kıpır ve sürekli sesli modda çalışan çocuğumuzdan ses gelmiyorsa,  %50 ihtimalle saklanmış bir yerlere büyük tuvaletini dünyaya armağan ediyordur. Diğer %50'lik ihtimal ise karıştırmaması gereken bir yeri karıştırma fırsatı bulmuş ve annesini uyandırmadan sessizce işe girişmiştir.
Not: Denizhan büyük tuvaletini yaparken ya masa altına, ya çadırına giriyor. Araştırmadım gerçi ama bunu bebeğimizin daha şimdiden ortaya koyduğu bir mahremiyet ihtiyacı olarak yorumlamak bize çok eğlenceli geliyor:)

Perşembe, Eylül 30, 2010

Ne Denizhan bizim değil mi? Ne diyorsun Halil abi, nasıl yani?



Çocuklar

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Halil Cibran

Çarşamba, Eylül 29, 2010

Hayat üçbuçukla dört arasındadır...


Özge kız der ki;
Hayat bazen üstüne üstüne gelir ya...
Dünya sanki bir mavi dolmuş da,
Çok sıkışık, havasız, sürekli gaz-fren ite-kaka gitmekte olan,
Açıp dünyanın penceresini bağırmak istersin "İnecek vAAAr!!!"

Bu aralar böyle hissediyorum. Bu hislerin gelip geçiciliği ve yalan olduğuna dair çok güzel bir yazısı varmış Neyzen Tevfik'in. Okuyanın yüreğini ferahlatan cinsten:) 
Oğlumun bizden daha bilge olup, 4/4'lük yaşamasına kadeh kaldırıyorum. Ne kadehiyse bu?:)

***
Yaşam üzerine fazla geldiği zaman onu zorlama,
biraz duraksa, neler olup bittiğin
e anlam verme.
Mutlaka yanlış bir şey oldu ve düşüncelerin ile
dileklerin aynı orantıda değildi ve varlığın ile buluşamadı.

Sorun yok, sadece bekle.

Güneş doğacaktır, çimler yeşerecektir, çiçekler açacaktır,
rüzgar esecektir ve yağmur yağacaktır, zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur !
İzlemeye devam et, şahitlik güzeldir, hem olayın dışındasındır hem de içinde, o bir dengedir, o anlamlıdır, şahit ol, tanık ol, olan ile bütünleş, güzellik olanların içinden filizlenecektir; zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur !..

Hayat üçbuçukla dört arasındadır... Ya üçbuçuk atarsın ya da dört dörtlük yaşarsın...


Neyzen Tevfik


Not: Fotograf da yazıya pek yakıştı.Anne umutla yarınlara bakarken/ yarınlarda ararken, zaten filozof doğmuş "minik" son derece canlı ve zaten akışta yaşıyor herşeyi:)
Not2: Eve yardımcı, ben çalışmaya başlayınca bakıcı arayışımız sürüyor. Görüşmeye gelenlerden biri haftada kaç gece çıktığımızı sordu. "3-4'den fazla olmasa, eşim de beni bekliyor da." dedi. Ali ile birbirimize baktık, baktık, baktık. Sonunda sessizliği Ali bozdu, "Biz doğumdan sonra 3 kere gece dışarı çıktık, bir iş yemeği ve 2 düğün." dedi. Acaba çok mu asosyaliz:)

Ebeveyn olmak, Suçluluk duymak...


Ali ile film zevklerimiz her zaman tutmaz. Geçen yılların etkisiyle gene de yaklaştık birbirimize diyebilirim. Eskiden bayıldığım uzun uzun nefes alınıp, sigaranın dumanının burundan üflemesinin bile dakikalar sürdüğü filmleri artık kaldıramıyorum. Aynı ana haber bültenlerinde olduğu gibi, bunları artık bünyem almıyor. Türkiye'de yaşıyoruz, insan içini daraltmak isterse sokağa çıkması yeterli bence. Sanat filmleri demişken "Paramparça Aşklar,Köpekler" gibi filmler hariç tabi, onun hala dimağımda izi vardır.
Neyse beraber yaptığımız bir ritüel mi desem, nasıl adlandırsam, hah, bir alışkanlık var. DVD'ler yaygınlaştı, malum, pek çok türde film var evimizde. Ama  en önemlileri çok canımız sıkıldığında, biraz tadımız kaçtığında başvurduklarımız: sabun köpüğü ama çok gülümseten bir kaç film duruyor rafımızda. Biri 50 First Dates, bir başkası Mamma Mia!

Mamma Mia tamamen ABBA şarkılarından yapılmış bir müzikal. Önce müzikali yapılıyor, dünyaca meşhur oluyor, ardından filmi çekiliyor. Sahne sanatlarını sevsem de, müzikalini seyretme şansı bulmuş olsam da, Yunan adasında geçen bu müzikalde fondaki doğal güzellikler nedeniyle oyum filmden yanadır. Tabi bir de Meryl Streep apla'nın varlığı!

Bu filmde beni en son geçen hafta izlediğimde, hani neredeyse daha önce hiç çarpmamış bir şarkı çarptı: Slipping Through My Fingers burada dinleyebilirsiniz, muhtemelen tanıdık gelecektir. 
Neresi mi çarptı, sözleri. Hakkını verememek korkusuyla hiç sevmediğim bir iş yapıp beni çarpan yerleri tercüme etmeyeceğim. Müsaadenizle zıp zıp bir çocuklu bir kadınım, içeriğinden bahsedeceğim. İsteyen sözlere şuradan bakabilir.
Şarkıda hızla geçen yıllarla büyüyen çocuğunun elinde okul çantasıyla bakan bir anne/babanın hisleri anlatılıyor. Bir anda geçen yıllar,  paylaşılanlar yanı sıra yaşanamayanlar ve şarkıya adını veren, kaybetme, ellerinden kayıp gidivermesi hissi. Ama öyle Ferdi Tayfur ağzı değil, şeker şeker anlatılıyor bunlar. Sonra şarkının bir yerinde şöyle diyor:
Then when she's gone there's that odd melancholy feeling
And a sense of guilt I can't deny
***
Sonra O yokken çöken garip melankoli duygusu
Ve varlığını inkar edemeyeceğim suçluluk duygusu...

Film bende şarkının başında kopuyor da, tam burada, bu suçluluk duygusunda garip bir farkındalık yaşadım. Anne-baba olunca hayatınıza davet ettiğiniz bu masuma karşı çok yoğun duygular hissediyorsunuz. Ben bir de hep dipsiz bir suçluluk duygusu. Hep eksik yapmışım, hep bir şey atlamışım, eksik düşünmüşüm, daha da iyi yapabilirmişim, ya da bir başkası benden daha iyisini yapabilirmiş hissi. Ki bu his içten içe çok yiyip bitirici ve gereksiz aslında. Bildiğim her şeyi uygulayabilsem Budist değil, Buda'nın kendisi olurdum ama maalesef:)

Konuştuğumda böyle hisseden pek çok anne var. Bu bizim küçük ailelerde, her şeyin, ağlayan ve hatta zaman zaman uyumayan bebeğin bile normal olduğu algısının olmayışından. Bir de bizlerin korkularını sömürerek bundan para kazanan doktorlar, bebek bakım kitapları. "Bırakın, normaldir.Rahat olun." diye doktoru goygoyculukla kızan anne baba bile duydum. Of bu yazı bitmeyecek anlaşılan.
Şöyle yapalım, ben yatmaya gideyim, yazıyı okuyanlar bir zahmet bağlasın, isterlerse yorum yazsın:) Ya da istemezseniz, bırakın dağınık kalsın:)

Bizimkinden haberler: Artık İş Kitapları özetleri vs. okuyor oğlumuz. Şİmdiden neden içini karartıyor bilmem ama en sevdiği dergi ve ekleri Capital:)

Çarşamba, Eylül 22, 2010

"Aaaah, sıcak!" Şov

video
Fazla söze gerek yok... Bizimki tam şov yaptı Bodrum'daki 8 haftalık tatilimizde. Ne kadar çok hayranı, şakşakçısı, alkışlayanı olursa, bir o kadar aşka gelerek tekrar etti numaralarını... Aslında şovun şu an yüklediğim hali, oğlumuzun çok "Bis" yapması nedeniyle biraz deforme olmuş versiyonu. Şöyle ki: İlk başta sıcak bir şey dokununca "gerçekten" çekiniyordu. Ben de seviniyordum, "Aman iyi bir şey de öğrettik sonunda!" diye. Maalesef yazlıkta "Gelsin çaylar, komşular!" sonunda iş şova dönünce, bizimki de cılkını çıkardı. :)
Not: Evet, tam 8 hafta tatil yaptım. Oh canıma değsin, tatil yapamadığım, apar topar döndüğüm zamanların inadına oğluma 4/+2lik tatil yaptırdım. Sona yakın bir arkadaşım arayıp: "B*k*nu çıkardın artık, dön, özledik!" dediği an anladım ki çalışan arkadaşlarıma büyük haksızlık / nisbet yapmışım bu kadar uzun tatile çıkarak:P 

Salı, Eylül 21, 2010

Jedi is back / Jedi aramızda!

Bu çubuklar yeğen sever büyük dayısı ve müstakbel yengesinin Delta Havayolları'na bağışta bulunma pahasına atlantik ötesinden getirdikleri oyun çadırının kurulum parçalarından. Tatilde bol bol oynadığı çadırı sezon kapanınca İstanbul'a getirdik. Biz daha çadırı kuramadan, Denizhan bizden hızlı davranarak çubukları kaptı bile!
Oğlumuz çok uzun zaman önce değil, daha geçen hafta sarhoş bir yengeç gibi bazen düz, bazen yantrik ama ki yalpalayarak yürürken, şimdi koşuyor. Koşarken de bizim yürek sürekli anksiyete krizinde tabi. İstediğin kadar önlem al, evde her yer sert/köşe/sivri. Bir de "Çocuğu özgür bırak ki, kendi öğrensin." diyen iç ses var tabi.
Bu fotografları çektiğim sırada Denizhan'ın iç sesi ne diyordur acaba:
-"Hmmm, önceki reenkarnasyonlarımdan bu sopaları hatırlar gibiyim. Bir denemek lazım, hadi bakalım. Paslanmış mıyız biraz? Yok yahu, işte oldu, bisiklete binmek gibi. Işın kılıçlarım ve ben hazırız, gelin bre kafirler! Savuluuun!Güç sizinle olsun! / May the force be with you!"

Not: "Hanım kızım akşam akşam Jedi nereden çıktı, Kayı boyunun askeri zümresinden mi bu?" diyorsanız, size Star Wars diyor, fon müziği gönderiyor ve şurada veya burada daha detaylı bilgi bulabilirsiniz diye not düşüyorum.

Pazartesi, Eylül 20, 2010

Mütevazı Patron...


Öyle yere bakan, mütevazı duruşlarına hiç kapılmıyoruz Denizhan bilesin. Tipik bir Aslan burcu olarak evdeki patron sensin, kabullendik:)

İmza: Evdeki Yay & Koç - sözümona Zodyak'ın diğer ateş burçları:)

Pazar, Eylül 19, 2010

Elveda Oryantal Kraliçesi...

Yazamadım, sebebi muhtelif. Oysa Denizhan'ın doğumgünleri, yaz tatilindeki maceraları falan çok resim ve yazı var zihnimde.Yazamama sebebim özetle Evdeki Yardımcı sorunsalları ve Ali'nin zatürre olması. Zatürre mevzu başka bir yazıda anlatırım belki ama yardımcı meselesi pek derin:P
Zannediyordum ki, evde bir yardımcı olunca ev işleri bitecek, çocuk daha kolay büyüyecek. Yok henüz beceremedik. Zaten aynı evde 2 kadın zor zanaat, bir ipte iki cambaz misali. Hem işveren olup, hem tadında ilişki kurup, hem motive edip, hem dengeleri koruyup, hem de evdeki hanımı çalıştırabilmek daha zor zanaat-mış. Gündüz evde verimli iş yapılmayınca gece de pc başına oturmak bana haram oldu tabi.
Zannediyordum ki, evde bir yardımcı olunca yeni iş hayalimize konsantre olabileceğim. Yok, bu da mümkün olmadı, gördüğünüz gibi pc'mi bile açamadım. İ-phone sağolsun, artık kapı aralığında, ocak başında ne kadar, kaç saniye bağlanabildiysem.
Son yardımcımız E-ki burada kendisini artık Barbie abla olarak anacağım- gerçek bir vaka analiziydi. İlk başlarda "3 çocuk sahibi anne, mağrur ve gururlu kadın, her işin altından kalkabilecek zeyna" formasyonu, Türkiye'de merkezin ve solun hali gibi giderek güç kaybedip sonunda şu formata dönüştü:
-"Ben ev işi yapmam. Benim görevim değil."
Evet bunu da dedi. Özellikle son dönemde o Denizhan'ı kucağında tutuyor, ben canhıraş şekilde iş yapıyordum. Neden ben iş yapıyordum, çünkü Barbie abla kendini yormadığı için hangi iş yapsa bir şeyler eksik kalıyor, ben 3-5 söylemekten usanıp, sonunda işe kendim girişiyordum.
Sonunda Ali zatürre olup da evde yatmak zorunda kaldığı hafta bizi olay yerinden gözleme imkanı elde edince beni daldığım gaflet uykusundan uyandırdı. En son ben gene dalmış buzdolabının derinliklerine, son aylarda el değmemiş bakir yörelerine, bir yandan temizler, bir yandan tasnif eder, yerleştirirken Ali gelip sordu: "Ne iş?"
Zira o anda Barbie abla kucağında oğlum ile beni izliyorlardı.

Bunun üzerine biz o gün Barbie abla ile performans görüşmesi yapmaya karar verdik. Hemen konuşamadık. Zira kendisi 8 gün tatil izni, ardından bayram izni (3 gün), sonrasında mide rahatsızlığı (3 gün) derken son 3 haftada birbirimizi pek görememiştik.
Midem rahatsız diye gittiğinde doktor istirahat verince eve gidip yatmıştı. Geçmiş olsun, tabi yatsın da, bize bir haber uçıraydı. Yok o öyle yatmış, bizi aramadan, haber vermeden. Sonra Allah'tan bize işi düştü de geldi. Yoksa süresi belirsiz istirahat ne kadar sürebilirdi? (Başka konularda da sürekli kendi ailesine yalan söylediği için benim ona itimadım hiç kalmamıştı. Bu hastalık meselesi nde de günahı boynuna.)
Hazır evimizde bulunca yardımcımızı bizim performans konuşmamıza geldi konu. Ama dediğim gibi, ne söylesek "Benim görevim değil." dedi. Dahası şunu da dedi:
-"İşler yetişmiyorsa Özge'nin (-benim yani) hatası. Hem benim görev tanımımda bunlar yok
Zzzzzt! Ali de film koptu burada. Bu esnada ben ancak gözlerimi yuvalarından fırlatmışken Ali rasyonel bir tepkiyi karşı filelere ulaştırmıştı bile.
Maalesef nereden nerelere geldik dedim. Daha bir sürü boş laf, kendini savunayım derken dediği şeyler. Boşa ona laf yetiştirip kendimi yorup, enerjimi düşürmedim. Gene de yazayım, gene ileride aynı şekilde birini tepeme çıkarırsam, kendime ikazım olsun.
İlk başta "Ne iş olsa yaparım." derken, bir şekilde bizim oğlanı bırak oynatmayı, yaka iğnesi gibi kucakta dolaştırmaktan başka bir işe imza atmaz olmuştu. En son ben alışverişe gittiğimde, oğlanı uyuturken bizim yatakta, benim yastığımda rahatça uyuması da 10 puanlık bir hareketti:) (Ki o odada 2 kişilik bir koltuk var, yoruldum dese gündüzleri kendisine tahsis edilmiş ayrı bir odada 3 kişilik başka bir koltuk var, yoruldum dese eve gitmesine izin verecek insanlık bizde var.) Oysa olay anında Ali'nin zatürreden yatıyor ve bütün bunlara şahit oluyor. Yorgunluktan değil yahu, rehavetten, miskinlikten. Otur, otur insanın içi geçer tabi. E bizim de gönlümüz geçti sonunda...
Fotolar hakkında bir kaç Not:
1. Foto: Döndüğümüz gün. Nasıl marsık gibi yandığımıza dair.
2. Foto: Döndükten bir kaç gün sonra bahçeli tatilden apartman hayatına şeyettiremeyen oğlumuz kurtlarını döksün diye Emirgan Korusu.
3. Foto: Tatilden, Bodrum'dan. Babaannesinin balkonunda hamak keyfi.

Pazartesi, Eylül 06, 2010

Gücünün bittiği yerde Kaderin başlar...

Nehir aramızdan ayrıldı. Yazmaya elim gitmedi. Zeynep hanım'ın yazısını okuyup içimde sessiz bir çığlık yükselip, daha henüz kafamda herşey döner ve bir tepki bile verememişken, ansızın Ali gelip yanıma oturdu koltuğa. Hiç bir şeyden habersiz dedi ki:
-"Gücünün bittiği yerde Kaderin başlar..."
Kaldım. Kaç zamandır bana söyleyecekmiş, denk gelmemiş.
İşte budur Nehir'in hikayesi. Annesi, babası ve kız kardeşi insan üstü bir iş yaptılar, maddi, manevi. Bu kadarmış, buraya kadarmış. Gene de en zor günlerinde bile yazdıklarıyla bizi aydınlatan güçlü kadın Zeynep Hanım sayesinde Nehir hayatlarımıza dokundu. Artık hiç birimiz, hiç bir şey aynı olmayacak. Bizde pek çok farkındalık yarattığınız için teşekkürler.
Allah size dayanma ve devam edebilme gücü versin.
Not:Resim OİP'in eseri, istersek paylaşmamızı gönülden istemiş . Bir başka blogcu anne-Damla Nehir'e çok güzel veda etmiş, paylaşmak istedim.

Pazar, Ağustos 29, 2010

Ruhuma dokunanlar...

Cep telefonundan yazmaktan içim bayıldı. Haftaya İstanbul'dayız. Belji bayram da geçirince, belki ôncesinde, artık foto roman tadında (yalan valla, fotograflı yazı demeliydim.)yazılarımıza geri döneceğim.
Din ve spritüalizm konularında bir ömürdür debelenip, sonunda rahat ettiğim bir yer buldum. Kafam da kalbim de rahat, selim bulduğum yerden. Arada bununla ilgili şeyler yazmak isterim de biraz daha olgunlaşsın/olgunlaşayım.
Bunlarla ilgili hoşuma giden bir söz- unutmamak için de kaydetmiş olayım:
Beklemekte olduğun şey,Ancak onu beklemeyi unuttuğunda gerçekleşir.
Bu, evrenin; "sen bakarken soyunamıyorum" deme şeklidir.
Küçük İskender

Iyi ki var sanatçılar, şairler, ressamlar. O kadar güzel ifade etmiş ki, ben ancak sayfalar dolusu konuşup gene de ulaşamazdım karşimdakine, hele de böyle soyut konularda.Bunu gönderen Özlem ablaya da teşekkürler.

Pazar, Ağustos 22, 2010

YÜ-RÜ-YO-RUM ama nereye?

Denizhan artık yürüyor. Yani bunun varsa bilimsel tarifi, kıstası nedir bilemiyorum ama tutunmadan 7 adım atabiliyor.Hiç bir yere tutunmadan. Biraz tedbirli, biraz tezcanlı ve emekleme şampiyonu oluşundan -tahminimizce- bu zamana bıraktı yürùme çalışmalarını:)
Bugün tek başıma bir güzel götürürüm umuduyla elime aldığım MUZa 7 adım atınca paylaştık tabi muzu.
Esas bomba ise başka. Evvelki gün kuzeni B'nin elindeki NUTELLA'ya 5 adım atmıştı ki bu bizim ilk uzun mesafe yürüyüşümüz olarak kayıtlara geçmişti. Oysa bilmiyor ve umud ediyorum daha bir süre bilmeyecek o şahanenin tadını - ben tadına bile bakmıyorum bağımlı hale dönüşmemek için. Ama kokuyor işte meret!
Oğlum anan baban o yollardan geçti, bak uyarmadı deme, yürüdüğün yol yol değil! Di mi ama, semizotuna yürü, kerevize yürü:)

Cumartesi, Ağustos 21, 2010

Neler neler...

Cep telefonundan yazi yazmak çok sıkıcı, hem de çoook zor!Gene de en büyük derdim resim ekleyememek.
Tarihe not düşülsün:Kendinden işaret dili bilen bir nesil aramızda.
Bugün girdiğimiz fırında bizimki iki sülalenin de hakkını verecek hamur düşkünlüğü ile simidi işaret etti. Ama önce parmaklarını ağzına götürüp yeme işaret yapıp sonra simitleri gösterdi:) Uyanık ve ağız tadına düşkün bebek seni:)

Çarşamba, Ağustos 18, 2010

Fikrin mühim, OY'un mühim!

Fikrin mühim, OY'un çok çok mühim!
Sen bir kişisin ey okur,
Zannettiğinden çok fazlasın.
Hatta bir de silkinip kalkiversen referandum günü tozlanmış sandalyenden
Göstersen kendini
Desen ki "Yeter bizi güttüğünüz, davar değiliz biz!"

Ülkemi satmayın, oğlum ve tüm bebeklerin bir geleceği, seçme hakkı olsun!
Aklınız karışıksa referandum hakkında, buyrun buradaki yazıyı 5dk'da okuyun.

Pazartesi, Ağustos 16, 2010

Kişilik, pişik...


Bebekler -bence- karakterlerinin ana hatları belirlenmiş olarak doğuyorlar, ister DNA transferi deyin, ister kader. Denizhan'ın bir saniyesinin bile kendi ilgisini çekmeyen bir aktivite ile harcanmasına tahammülü yok. Alt değiştirmeler hep kriz bizim için. Ama ciddi krizler, zaman zaman 2 kişi ancak bir bebeğin altını değiştirebildiğimiz zamanlar hiç de az değil. Gülmeyin olur mu öyle şey diye, başınıza gelir:) Doktorumuza bunu söylediğimizde, eski Türk filmlerinde Avrupalar'da okumuş karakterin bu entellektüel(!) altyapısını vurgulamak için katılan hafif bir aksan ile verdiği cevap: "Ah ne hoş, joy of exploration!" dedi. Neymiş meali derseniz, "Ah ne mutlu size ki bebeğiniz keşfetmeye karşı çok ilgili ve mutlu, ki o zamanları boşa kayıp kabul ediyor.". 

Gene bir çözüm bulamamış ben-annenin aklına Eureka diyerek oğluna bu zamanlarda kitap okutma fikri geldi. Evet evet sonuç gayet başarı görünüyordu, ama sadece 3 alt değiştirme seansında işe yaradı.
Alt değiştirme demişken isilikle ilgili bir not:
Denizhan ağustos doğumlu. Yazın en sıcak günlerini yaşamış bir bebek olmasına rağmen, anne sütü alması ve günlük banyosundan sonra asitliği %0.2'lik özel zeytinyağı ile yağladığımızdan sanırım, hiç öyle önemli miktarda isilik olmamıştı.
Tam da 1 yaşını kutladığımız bu zamanlarda son 3 haftadır dehşet bir isilik problemimiz ortaya çıktı. Ne yapsak önünü alamadık. Burada bulduğumuz zeytinyağlarının asitidesinin yeterince düşük olmamasından şüphelendim önce. Ünlü bir bebek markasının bebe yağını içime pek sinmese de bir kaç gün denedim, işe yaramadı. Doktorumuzu aradım, "Oh, dipaer rash!" (Oh, bebek bezine bağlı tahriş.) dedi" bir krem önerdi, aldım baktım içinde kortizon var, hiç elimi sürmek gelmedi içimden, sürmedim de. Zaten pek ilaç, kozmetik ürün kullanma taraftarı olmasak da baktık iş ciddi, bez tahrişine karşı Desitin kullanmaya başladık tekrar. Sonra 3 ayrı firmanın bebek bezi denedik. Hatta Klorinsiz Bebek Bezi - Chlorine Free Diaper olarak önerilen Seventh Generation sipariş etmeyi düşündüm. Sonra sevgili Amazon'un bu kalemde de TR'ye gönderim yapmadığını öğrendim. Of derken, TR'ye gönderilmeyen ürünleri getirtmenin iki kanalını öğrendim. Emziren Anneler platformunda sevgili Püren annenin önerisi Borderlinx ve arkadaşım Çisem'in önerisi Amerika'dan iste
Tam sipariş vereceğim "Puff!" isilik ve neredeyse bölgesel kızarıklıklar yok oldu. Zanlı ıslak mendiller kanımca.

Şöyle ki, oğlumuz doğduktan bir süre sonra ıslak mendilleri terk edip poposunu yıkamaya başlamıştık. Yazlıkta Banyoya merdivenle çıkıldığı için -günde kaç kere denize girip, duş alınıyor nasılsa rahatlığının da etkisiyle- arada ıslak mendile geri dönmüştük. Tekrar terk ettik ıslak mendilleri ve pişikler de mucizevi şekilde yokoldular. (Mucizevi derken - insan vücudunun kendini yenileme hızı inanılmaz demek istiyorum.:)) Deniz suyu da iyi geliyordur iyileşme hızında bittabi.

Salı, Ağustos 10, 2010

Sahilde 3 - Sahilden Kız Kaçırma

Denizhan yürümek konusunda pek temkinli. Ancak yumuşakça olan zeminlerde ayağa kalkıp o artık yanmış tombik bacaklarını titrete titrete adımlar atıyor. Sonra puff popo üstü düşüyor:) Ayakta kalkmak hoşuna gidiyor ki süreyi uzatmaya çalışıyor.

Saraydan Kız Kaçırma'nın bizim sahil versiyonunu yaşadık dün. Günde iki kere sahile gidince, bir de bebek olunca sahildeki herkesle ve özellikle küçük çocuğu olan anne-babalarla tanışıyorsunuz. Acaip bir sosyal çevre ediniveriyor, tüm çocukların da ablası, teyzesi oluveriyorsunuz.
Öğleden sonraki deniz sefamızda Denizhan'a yardımcı ablamız da geliyor. Hem kendi de denize giriyor, hem ben yorulunca o oynuyor.
Gene bu sahilde tanıştığımız hanımlardan biri ve annesi uzun zamandır bizim yardımcı ablamızı gözetlerlermiş. Arada sohbet edip hal hatır sorduğumuz bu insanları bizim ablamızla sahilde uzun uzun sohbet ettiler dün, bizden 4 şemsiye uzakta diyeyim. Daha doğrusu sohbet ediyorlar zannettim. Meğerse "gel bizimle çalış, biz yardımcımızdan memnun değiliz." diye aklını çelmeye çalışırlarmış.

Şaşırdım gene. Aklıma gelmez kendi çıkarım için başkasına zarar verecek şeyler. Kaldım. Gidip iki kelime laf etsem dedim, vazgeçtim, faydasız, neye yarar? Muhtemelen sahilden kız kaçırmayı düşünüp, gözümün içine baka baka yapan, laf cambazlığında da benden üstündür. Boşverdim. Ama canım sıkılıyor insanın insana ettiğine edebileceğine, ayrı.

Pazartesi, Ağustos 09, 2010

Sahilde 2 - Kocanın eşini Rus gibi göreni

Kuzenime göre blogger'lık ekspresyonist bir eylem. Yani "bir nevi teşhircilik" diyecek aslında da beni sevdiğinden dilli varmıyor anlaşılan. O zaman tam gaz devam...:)
Henüz yeni yetmeydim. Gazetelerde şimdiki gibi magazine sayfalar, ayrı gazeteler, ekler ayrılmıyor, bir iki sütun ancak. Daha iyi günlerimizmiş. Sonra magazin, manken, Bebek'de yemek, futbol derken toplum hafızamızı iyice sildiler ya.
Neyse o eski magazin köşesinde yazılmış ki Eva Herzigova'nın bacak boyu 140cm. Ben o günlerde taş çatlasın 150cm'im. (E zaten bugünler de 161cm'im:) Yazılanı okuyup kendimle mukayese edip şaşırdığımı hatırlıyorum: "Vay, ne uzun kadın demek ki?" diye.
Bu pozu tatile ilk geldiğimiz günlerde Ali çekmiş. Gören herkes vaay dedi, "İnsan eşini bu kadar mı sever? Bacak boyunu Rus gibi çekmiş." Güldük, haklılar :) Biraz göbekte hamilelik sonrası edit edilemeyen katmancıklar sırıtıyor tabi. Bir süre daha sırıtsınlar. 25 kilonun yükünü at(abil)mışım üstünden, olacak o kadar:)
Burada da  OİP'in rusları.

Pazar, Ağustos 08, 2010

Sahilde 1 - Bebelere özgürlük...

Sahildeyim, sabah saatleri, kumsal bomboş, deniz tertemiz. Denize girmek için bence günün en güzel zamanı. Günde iki kere Denizhan'ı denize götürüyoruz. Sabah 9-11 arası ve 15'den sonra bir kez daha. Gider gitmez bir tur deniz sefası. Sonra bizimki sahilde kumsalda kendince oyunlar oynuyor. İzlemesi çok keyifli. En çok da dizleri acımasın diye şempanze gibi dört ayak üstünde sağa sola gidişine gülüyorum. Hala 2 adımla kısıtlı yürümemiz, hep acelesi olduğu için, yürümekte de usta olmadığı için vakit kaybı geliyor, hemen çömeliveriyor 4 ayak, pıtır pıtır. Bizim acelemiz yok, istediğin zaman yürürsün:)


Sonra bu keyifli zamanın filmi kopuyor. Sahildeki taş, kumdan sonra sırada gördüğü şeyi ağzına atmaya kalktığı an ben havada üç takla, bir depar atıp elinden kapıyorum o. Nesne sigara filtresi! Fotografta dev anası gibi gölgem oğlum üstünde ya, tam bu şekil oluyoruz ondan sonra.


Sinir oluyorum sinir. Kimler yapmıyor ki bunu? İçiyorlar sigaralarını pıt gömüyorlar kumsala. Sadece sigara değil, bira kapakları, su şişesi, kapakları, boy boy torbalar. Ya bırakıveriyorlar ya da gömüyorlar sahile. Bazen de denize uçuveriyor. Peki ne oluyor arkamızda bıraktıklarımıza?
Bir cam şişe doğada 4000 yıl, plastik 1000 yıl, çikletyıl, bira kutusu 10-100 yılsigara filtresiyıl süreyle yok olamıyor. 
Ayrıca sigaranın içinde 5.500 farklı çeşit toksik maddenin önemli bir kısmı içene geçerken, önemli bir kısmı da sahilde bıraktığınız sigaranın filtre kısmında kalıyor. Veee orada hiç bir şeyden habersiz sakince oynayan bir yumurcağın herşeyi ağzına attığı gibi kendisini de atmasını bekliyor. Neden? Çünkü bu çocuk oral döneminde, kumu, taşı bile en güçlü duyusuyla tanımak istiyor. 
E annesi senin elin armut mu topluyor? Bittabi toplamıyor ama istediğim mümkün mertebe ona düzgün bir ortam sunup müdahale etmeden özgürce oynamasını sağlamak istiyorum. Şu meretten sizi nasıl soğutacağımı bilmiyorum. Sahilden, denizden fırsat buldukça bir takım nesneleri toplayıp çöp kutusuna atıyorum ama bunun göle maya çalmaktan ne farkı var ki?


Not1: Sahildeki diğer anneleri izlemek de enteresan oluyor. Mesela biri 2.5, biri 4.5 yaşında iki çocuk sahile varır varmaz koşmaya başlıyorlar kumsalda. Zzzzt! Müzik gene duruyor. Anne sesleniyor sertçe: "Çabuk gelip ayakkabılarınızı giyin, yoksa ayağınıza cam batar!" Şaşırdım ilk bunu duyduğumda. Ama haklı belki de, biz sahile ve de denize neler neler atan bir milletiz.


Not2: Sigara Tiryakisi ve emziriiyorsanız AyçA'nın bu yazısını okuyun lütfen.


Not3: Denizhan'a mayo giydirmiyorum. Bir mailde sorulmuştu. Bu ilk gün heveslerimizden. Zaten bizimkisi karardı artık:)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...