Cuma, Kasım 04, 2011

Geri döndük (mü?)

Blogger mı bana düşman, bilinçaltımın bir oyunu mu bilmem, buraya yazdığım her yazı uçuyor. Bilmem kaç dakika kurguladığım, klavyeye döktüğüm (!) metinler resimler uçunca, ben de "Eee!" diye delirip bir kaç ay daha uğramayınca Temmuz'dan bu yana yazı yok.
Bakalım bunu yayınlayabilecek miyiz, o da muamma. Yazı bitip "Kaydı Yayınla" tuşuna bastığımda aralancak bu sır perdesi.
Bir çok şey oldu o günden bu güne. Denizhan okula başladı yazdım, 2 gün sonra okulu bıraktık oysa. İlk günler diye beni de sınıfa alıyorlardı ve burada gözlemlediklerimle bu sevdadan o gün için vazgeçtik. (Çok gürültülü bir ortam, sürekli yüksek perdeden konuşan, seslenen öğretmenler, çocuklar anlamaz diye yanlarında makus talihlerine, hastalıklarına dair konuşmalar vs. bana yetti. Denizhan da okul çıkışlarında çok uyarılmış hallerle sürekli ağlayınca 3 günlük maceramız başladı ve bitti.

Sonra Ağustos'da Denizhan'ın 2. doğumgünü kutladık.

Ayça Oğuş, can insan, gerektiğinde bizi o fotograflasın istediğim fotografçımız çekti resimlerimizi, yaptı en kralından albümümüzü:)

O günlerde Face'e şunu yazmışım:
"Terlikler, seneler... Soldaki terlik 7 senedir hayatimda, klasik zevki olan bir erkege ait, eskidiginde de gidip aynisi alinir. Sagdaki terligin sahibi 2 sene once bu saatlerde aramiza katildi, bizi aile yapti;)"
Gerçekten böyle. Doğru insanı bulmak zor tamam. Ama bulduktan sonra aşık olmak kolay. Daha zoru bunu devam ettirebilmek, sevdiğinin gözünün içinde o gülücüğü hep canlı tutmak. Sonra oyunun seviyesi yükseliyor, bu sefer anne-baba rolü de geliyor. Anne-Baba ve aynı zamanda eş olmayı öğrenmek zaman alıyor. Ama hayat bu değil mi, unuttuğumuz her şey yokolmaya mahkum...

Sonra bu yaz Bodrum'da çok güzel 2 tatil yaptık. 1.si Bababa (Babaannesi), 2.si Anane-Dedesi ile beraber.

Denizhan giderek artık pek çok evin çocuğu oldu. Anneannesi, Babaannesiyle, Dedesi, Teyzeannesi, kuzeni, halalarıyla kendi ilişkisi perçinlendi.

Bu arada arkadaşlarımızla (anne dili olarak çoğul konuşmuyorum, ortak arkadaş onlar:)) buluştuk, oynadık, çimlerde yuvarlandık, eğlendik...

Status Update:
Lokasyon: Eylül'de yine-yeni-yeniden okula başladık. Artık kendi dünyası daha zengin. Onca zaman sadece anneye bağımlı bir bebekten, kendi şarkıları, kendi yepyeni oyunları, kelimeleri olan bir çocuk görünce elimde olmadan hayrete kapılıyorum:)
Sevdikleri: "xx'i seviyor musun?" kısmı biraz karşık diye inanmak istiyorum şu aralar. Zira dün itibariyle annesi ve babası dahil kimseyi sevmiyor, sadece ve sadece dedesi ve okuldaki tavşan olan Yonca'yı seviyor:) Tüm sülale ve arkadaşlar 2 kez sayıldı bir yanlışlık olmaması için.
Değişenler:Yemekle aramız "bence" Denizhan'ı yemeğe zorlayan ablamızla yollarımızı ayırdıktan sonra radikal şekilde değişti. 2. tabak fasulyeyi isteyen bir oğlumuz var artık:)

Neyse fazla şansımız zorlamadan bu postu bitireyim, uçar muçar. Uçmazsa da bana motivasyon çıkar:)

Salı, Temmuz 26, 2011

Okul yolu...

Denizhan artık evde çok sıkılıyor. Balkonda 120cm çapında havuzlar, boyalar, kitaplar kesmez oldu onu. E çocuk bu, park ister, bahçe ister tabi. Bizimkisi apartmansal durum.
Kaç zamandır düşünüyoruz. Okula gitmesi için erken mi?
Bir diğer gösterde oyun arkadaşı arayışı.Parklarda abiler, ablaların peşinde, taklit için, örnek almak için ve hatta gidip sarılmak, sevgisini göstermek için. Dokunsal bir tip bizimkisi. Fırsat kolluyor resmen, illa elleyecek, sarılacak, sevecek ve hatta çok yakın biriyse belki şakadan(!) ısıracak:)
Sonunda beklenen gün geldi. Eylül gelmeden, tüm çocuklar ve velileri okula başlamadan, ağlamalı, karmaşık günlerden önce yapalım okul denemesini dedik.
Okul konusu da ayrı bir dünya. İlk seçimimiz olan, Eylül'de başlarız dediğimiz Montessori okulunun alt yaş sınırı 30 aya yükselince Nisan gibi başladık bir kaç arkadaş harala gürele okul aramaya. Bu uzun mevzu, başka zaman yazarım kimbilir.
Evimizin dibindeki yuvaları sev(e)meyince sonunda arabayla 10 dakikalık bir yerde karar kıldık. Bir kaç kez gittiğimde çocuklar hep bahçedeydi, hem de bahçede tavşanlar, ördekler vardı. Psikolog, şeker bir müdire hanımdı.
Karar verdik ve bugün başladık. Okul çantasını hazırladık. Mini mini kırmızı çantasına terliklerini, yedek kıyafetlerini vs. yerleştirdik. Tedirginliğini çabuk etıp oyunlara daldı bizimki. 10-15 dakikada bir beni hatırlatıp "Annim!" diye koştu yanıma, koklaştık, geri gitti oyununa. Bahçede ve sınıfta, benim varlık sebebini cidden bilemediğim onlarca plastik arabanın birinden indi, birine bindi. Son yarım oyun hamuruyla takılıp, "Örtmenim benim yaptığım güzeeeel mi?" oynadılar. Cidden oyun hamurundan ziyade, öğretmene şova dönüştü iş. Bizimki bile yüzünde kocaman bir gülümseme, gözlerinde pırıltılı bir onaylanma isteğiyle öğretmeninin yanına gidip açtı yumuk ellerini, gösterdi kendi medarı iftaharı yamuk yumuk hamurlarını.
Sınıf içi ve öğretmen tavırları hayal ettiğimden biraz uzak, ama yumuşak ve özenliler. Bir kaç gün daha denemeye karar verdik, bakalım. Neler benim varlığım nedeniyle şov, neler gerçek bilemiyorum.
Sonra akşam Ali aylık özel gösterimi için Mamma Mia'yı koydu DVD'ye. Harbiden her ay en az bir kez izler. Ben arada gider takılır, başka işlere kaçarım. Ama Denizhan'dan beri hep aynı parçada yerime mıhlanırım, gözlerim dolar. Slipping Through My Fingers.

Eskiden de başka bir yazıda anlatmışım bu ritüelimizi burada. Ama bu sefer parça aynı olsa da, başka sözler çarptı beni. Bir çocuğu ne kadar hızlı büyüdüğüyle ilgili şeyler çaptı beni. Ben "Artık beraber oynasalar da rahatça bir yemek yesek dışarıda dediğim bir zamanda dediği gibi Biranda'nın "O kadar çabuk gelecek ki bizimle değil, arkadaşlarıyla takılmak isteyecekleri zamanlar. Tadını çıkaralım!"



Her neredeyse minik sıpa, oğlunuz, kızınız, yeğeniniz, torununuz, komşunun görümcesinin damadının kuzeni bile olsa, elinizin altındayken tadını çıkarmanız dileğiyle:)

Not: ABBA'ya bayılıyorum, eskimiyordu müzikleri ve de artık lirikleri de anlamlı ben onların yaşına geldikçe... Sözler aşağıda.

Schoolbag in hand, she leaves home in the early morning
Waving goodbye with an absent-minded smile
I watch her go with a surge of that well-known sadness
And I have to sit down for a while
The feeling that I’m losing her forever
And without really entering her world
I’m glad whenever I can share her laughter
That funny little girl
Slipping through my fingers all the time
I try to capture every minute
The feeling in it
Slipping through my fingers all the time
Do I really see what’s in her mind
Each time I think I’m close to knowing
She keeps on growing
Slipping through my fingers all the time
Sleep in our eyes, her and me at the breakfast table
Barely awake, I let precious time go by
Then when she’s gone there’s that odd melancholy feeling
And a sense of guilt I can’t deny
What happened to the wonderful adventures
The places I had planned for us to go
(slipping through my fingers all the time)
Well, some of that we did but most we didn’t
And why I just don’t know
Slipping through my fingers all the time
I try to capture every minute
The feeling in it
Slipping through my fingers all the time
Do I really see what’s in her mind
Each time I think I’m close to knowing
She keeps on growing
Slipping through my fingers all the time
Sometimes I wish that I could freeze the picture
And save it from the funny tricks of time
Slipping through my fingers...
Slipping through my fingers all the time
Schoolbag in hand she leaves home in the early morning
Waving goodbye with an absent-minded smile...




Cuma, Temmuz 22, 2011

Yettim gari!

Yettim gari! Ege'ce "Geldim gayri!" Ege'den tatilden geldik.
Uzun zaman olmuş. Zaten statükoyla başım dertte, bu "blog açarım, kaparsın" davası tadımı kaçırmıştı. Bir de üstüne yoğunlaşan hayat, işe dönüş koşturmacaları girince blog işi tavsadı. Pek farketmemişim ama burada çoğunlukla(!) bahsi geçen Minik Adam'dan havadislere alışmışsınız. Şimdi ne oldu derseniz, Denizhan'ın yaşı gereği hızlı gelişimini not edememek, hem de "Hayrola, ne oldu?" diye tatlı tatlı soranlar bana yeniden yazma enerjisi verdi:) Uzun zaman derken, bizim öykümüz de uzamış, neredeyse 15 gün sonra Denizhan'ın 2. yaşını kutluyor olacağız. Bu 2 yaş kısmı mühim. Daha önce de burada ve şurada  bahsetmişim, toplumumuzun ebeveyne yönelik değişmez söylemlerinden olan "Hah, şimdi bittin sen!" modu bu 2. yaş için de çok güçlü bir şekilde devam ediyor. Bu seferki dramamızın bilimsel adı Terrible 2. Aslında olay şu ki Denizhan büyüyor ve özgür iradesini keşfediyor. Yani ben diyorum diye bir şeyi yapmak zorunda değil. Bazen sırf limitleri test etmek için, bizim hassas olduğumuzu istemeden de olsa hissettirdiğimiz konuları zorluyor. En iyisi gene Konfüçyus olmak tabi. Cool abi. Ya da 3 maymun olunabilir. Ya zaten tehlikeli durumlar dışında pek kısıt da yok hayatında, ama o bunu şimdilik bilmiyor tabi:) Bunu başka bir zaman yazarım.
Uzun lafın kısası tatildeydik geçen hafta. Bu sefer sadece Ali, Denizhan ve ben. Tamam daha çok yorulduk ama bu da bir başka güzeldi. Başbaşa, birebir. Biraz Bodrum, biraz Foça. Çok çalıştı bizimki tatilde, çok yüzdü, uzun uykular uyudu.
Blogger hala fotograf eklemek konusunda kötü olduğu için mizapaj için idare edin lütfen:)
Sevgiler,


Pazar, Nisan 17, 2011

Asla geç değil!


Aşağıda sizi çok çarpacak bir öykü var. Gerçekten ayıracağınız vakite DEĞER! Ben de bir benzerini yaşamıştım. Türkiye'nin möhim bir müteahhitlik şirketinde yıllarca mühendis gibi ve öncelikle teknik konular ağırlıkta çalıştıktan sonra zamanın ünlü bir mimarlık bürosuna başvurmuştum. Çünkü içimdeki tasarım aşkı ağır basmıştı. Sahibi olan 2. kuşak mimar hanım maalesef benim artık elimin durduğunu ve o şirkette çalışırsam sadece detay çizebileceğimi, asla tasarım yapamayacağımı belirtmişti. Karnıma yumruk yemiş gibi olmuştum. Sonra ben artık dayanamadım, istifa ettim. Bana şans veren daha az ünlü bir firmaya girdim. Sonra serbest mimar olarak çalışmaya başladım.
Belki aşağıda ismini duyunca şok yaşayacağınız şahıs gibi gökte bir yıldız olup parlamadım, ama çok çalıştım, araştırdım, emek verdim ve iyi tasarımlar yaptım. Aaa aslında onun yaşına da  daha gelmemişim:) Gene de bu güne dek yaptığım işten mutlu oldum ve de tasarımlarımla mutlu ettim. E kısmetse daha üretecek yıllar da var önümde:) Çenem düştü. 
Sevgiler,
Özge

****

Yaşadığı şehirden, bulunduğu ortamdan kısacası yaşantısından sıkılan bir adam, cebindeki az miktar para ile yanına hiçbir şey almadan bulunduğu kenti terk edip daha önce hiç bilmediği bir ülkeye gitmiş. Oraya henüz alışmaya çalışırken birden bir ses duymuş.Bir çığırtkan, avazı çıktığı kadar meydanda bağırıyormuş:
- Tiyatro! Gelin! Kaçırmayın! Bu akşam Tiyatro!...

Adam hayatında hiç tiyatroya gitmemiş ve inanılmaz derecede merak etmiş. Biletin nereden alındığını öğrenmiş. Bilet fiyatı cebindeki tüm para kadar olmasına rağmen hiç tereddütsüz bileti almış. Başlamış merakla oyunu izlemeye...
Oyun bitmiş, herkes dağılmış ve bizim meraklı öylece kalmış, izlediği muhteşem oyun karşısında.
O sırada temizlikçi tarafından salonu boşaltmak için ikaz almış.
Adamsa:
- Bana müdürünüzün yerini söyler misiniz? Onunla bir şey konuşmam gerek...demiş.
Seyrettiği oyunun etkisi ile müdür ile konuşmuş ve ne olursa olsun, ne iş olursa olsun buranın bir parçası olmak için çalışmak istediğini belirtmiş.
Müdür çok şanslı olduğunu, şu sıralarda bir temizlikçi aradığını fakat önce onu denemesi gerektiğini ifade etmiş ve denemek üzere aylardır el değmemiş bir kütüphanenin temizliğini uygun bulmuş. 
- İşte burayı temizle. Eğer beğenirsem seni işe alırım... demiş ve gitmiş.
Tiyatro aşkının verdiği şevk ile temizlik beklenenden kısa sürede bitmiş. Müdür odayı görmeden adamın samimiyetine inanmamış. Onu diğerleri gibi işi savsaklayan biri sanmış. Fakat odanın temizliğini görünce hayretler içinde kalmış. Aylardır içeriye girilmeyen oda gıcır gıcır oluvermiş. Müdür bu çabuk ve becerikli adamı işe almaya karar vermiş.
- Tamam seni işe alıyorum
- Fakat benim yatacak yerim yok.
- O zaman burada yatarsın ve işe daha erken başlarsın.
İstediği olan tiyatro tutkunu, huzurlu bir şekilde odayı terk ederken müdür.
- Adın neydi senin buraya yazalım demiş.
Aldığı cevap ise,
- William! William Shakespeare!... olmuş.
Bu hikaye hem insanı dehşete düşürücü hem de ilham verici.
Shakespeare tiyatro yaşantısına bu şekilde başlamış..
Tam kırk (40) yaşında... tiyatroyu o yıllarda tanımış ve büyük bir azimle o muhteşem oyunları yazmış. Üstelik büyük bir fedakarlık göstermiş mesleği için.
Meslek hayatı boyunca sadece üç saat uyuyarak yaşamını sürdürmüş. Sabah erken kalkıp oyun provasını yapıyor oyununu oynuyor ve akşam yeniden oyun yazıyor...
Bu böyle sürüp gitmiş.
Bu hikayeyi ilk duyduğumda yaşamım için duyduğum kaygıları bir kenara bıraktım. Anladım ki, hiçbir şey için geç değil. İnsan eğer isterse imkansız gibi görünen olayları da gerçekleştirebilir.

Yeter ki yürekten istesin ve bunun için çaba sarf etsin. Hiçbir şey için geç değil.
Kaç yaşında olursak olalım...

Çarşamba, Mart 16, 2011

Çocuk İşçi 3: Mantı da açıyor!

Bu video ve altında yeralan yazı neredeyse 4 hafta öncesine ait. Önce Türk Telekom
"Size daha iyi bir hizmet verebilmek için süresi belirsiz bir bakıma girdik." dedi. Diyebildi bu kadar sürreal bir cümleyi. Ben de mahallenin delisi gibi 1 hafta boyunca ısrar ve sabırla bu videoyu yüklemek istedim.
Sonra Blogger'ın Türkiye erişimi mahkeme kararıyla durduruldu. Benim kardeşimden tüyo alıp DNS ayarı almam da bir 10 günü buldu. Bu harika videoyu ancak huzurlarınıza sunabiliyoruz:) Sevgiler...
video
Gribim, gripsin, grip!
Son üç haftanın bilançosu sırasıyla : Hafif Gribal Enfeksiyon, Besin Zehirlenmesi, Gribin ta kendisi!
Başrolde bir tek bendim önceleri, ailem iyiydi.
Yoruldum hastalıklardan, bedenim de benden yoruldu herhalde:) Üstüste geçirilen bunca hastalığın zihinsel sebepleri var tabi ki, onu da ayrıca ders alıyorum kendime. Bitti bitiyor." kendime derkeeen....
Denizhan da ateşlendi:( Orta kulak iltihabı olmuşuz. Antibiyotiğe başladık çarşamba günü.
Bu Çocuk Antibiyotikleri de enteresanmış, evde kimyasal silah üretir gibi, suyu ısıt, soğut, suyun 1/3'ünü toza ekle, ekle, ekle, karıştır. Sakın dolabın dışında unutma. 3ml'yi enjektörle çek, kaşığa koy.
Can sıkıntısı ve muz kabuğu...
Evvelki pazardan bir mantı açma günü. Babaannesinin mutfağında eğlendi de eğlendi.

Salı, Şubat 15, 2011

Çocuk Kitaplarındaki Anneler...

Hiç dikkatinizi çekti mi çocuk kitaplarındaki dehşetengiz ayrıntılar, muzip sürprizler. Son dönemde D okumam için önüme açtıkça şu iki resimde gülüyorum.
Kitap Tübitak yayınlarından çıkan Doktor'da. En sağda delicesine ağlayan bebeğiyle koltuğa tünemiş annenin yüz ifadesi küçük bebek & anne ikilisini bilenlere tanıdık gelmiştir. Uykusuzluktan bitmiş ama ki bebeği için huzursuz bakışlar ve alarme bir şekilde gözler apaçık. Aklından şunlar geçiyor olabilir (benim geçiyordu) "Şimdi doktora diyeceğim ki doktor bey/hanım aylardır sabaha kadar ağlıyor. O da "Normal, geçer. Başka?" diyecek.Boşuna geldim, beni anlayan da yok, derdime dert bulan da:("
İkinci resimde ise 3 çocuğunu (dile kolay) doktora götürüp sağ salim eve varabilmiş bir annenin etrafında koşuşturan çocuklar ve gizlemeye çalıştığı bir merakla henüz işten eve gelen baba. Baba'nın aklında geçen "Acaba her şey yerinde mi? Anne'lerinin tahtaları mesela? Panik olmalı mıyım? Çocuklar üstüme atlamadan kıyafetlerimi değiştirebilecek vaktim var mı?"

Çocuk kitaplarını resmederken bizler sıkılmayalım diye detaylar serpiştiriyorlar aralara sanırım:)

Pazar, Şubat 13, 2011

İskandinav'ları seviyorum!

Son dönemde Danirmarka'da çıkan ucu ırkçılığa varabilecek söylemleri bir kenara koyun. Bizim ülkemizde aşırı fikirler yok mu? Yüksek sesle ve fütursuzca dillendirilen "Bizden olmayan yokolsun/gitsin!" söylemleri bizde de var, dürüst olalım. Bu ön notun ardından tekrarlıyorum:
Ben İskandinavları seviyorum! 
Hayat tarzlarını, insanca yaşamalarını, doğaya saygılarını...
Bu kültürle ilk tanışmam daha mimarlık öğrenimi görürüken 17'li yaşlarımda olmuştu. Sade, fonksiyona yönelik, doğal malzemeyi önde tutan, avangard, yenilikçi ama zorlama olmayan yumuşacık bir tarz hissetmiştim. Ve farklı bir tasarım dilini.
Sonra IKEA geldi hayatlarımıza, yakın zamanda da H&M:) E tabi bunlar daha kitlesel tüketime yönelik, popüler örnekler olsa da bu farklı yaşam tarzının ipuçlarını görebiliriz ürünlerinde.
Daha önce şu yazımda bahsetmiştim, son 30 yıldır yapılan araştırmalarda dünyanın en mutlu insanları da hep Danimarka'lılar çıkıyormuş diye.
Şimdi tesadüfen iki ayrı blog yazarı anne farklı(?) yönleriyle ele almış İskandinavları.
Bahsetmek istediğim ilk yazı kendisi de bir eğitimci ve anne olan Aylin'in Finlandiya'daki az saatli, bol oyunlu, çok verimli eğitim sistemini (Top Ranking Education Method diyor) anlattığı yazısı, burada. Çocukların 6 yıl boyunca tek öğretmenle öğrenim görmesi, öğretmenlerin yüksek eğitim düzeyi, özgürce öğretmeleri, eğitimin evin bir uzantısı olarak görülmesi, oyun saatlerinin uzun ve sık oluşu gibi pek çok nokta var dikkatimi çeken. Aylin bu videolardan ilkini facebook'da paylaştığında "Eğitim mağduruyuz diye sığınma hakkı talep edelim!" demiştim:)
İkincisi paylaştığı etkinliklerle ilham veren bir başka anne yazar olan Nezihe'nin bahsettiği Danimarka'da bir çocuk kütüphanesi. Tasarımına hayran olmamak mümkün değil. Benim de ellerim kaşındı proje yapmak için. Anne olduktan sonra insan çocuklar için de üretmek için özel bir arzu duyuyor sanırım:)
Veee ek olarak Banu anne'nin örnek verdiği Türkiye'den başarılı bir çocuk kütüphanesi.

Son söz olarak bir gün bu memleketlere gidebiliriz diye düşünüyor, hissediyorum. Eşimin işi çok uluslu bir şirkette olduğundan, ben de artık web tabanlı çalışmak istediğimden, oğlumuz D biraz daha büyüyünce gidip oraların temiz havasını içimize çekebilir, fiyordlarda güneşlenebiliriz. Güneşi özlerim gibi gelse de, küresel ısınma sayesinde Karadeniz önümüzdeki 20 yıl içerisinde Akdeniz'e döneceğine göre buralar da daha çok ısınacağından bu konuyu çok dertlenmiyorum:)

Cumartesi, Şubat 12, 2011

Hastaydık...

Biz anne-oğul biraz hastalandık ve blog sahalarından uzak kaldık. Yazamadık, paylaşamadık. Bir minik kedi fotografı ile yokluğumuzu telafi ettirelim:)

Pazartesi, Ocak 31, 2011

Oyuncak Müzesi hakkında...

Dedesi kaç zamandır istiyordu ve nihayet cuma günü Oyuncak Müzesi'ne gittik Denizhan'la.(Şimdi bağlantı veriyorum ama dehşet kötü bir web siteleri var, buna el atarlar umarım.)
O güzelim köşkü görünce Sunay Akın'ın yumuşacık sesinin ardında harika bir çocukluk olduğuna bir kere daha ikna oldum:) Ah biz de Ali ile ne hayaller kuruyoruz. Oğlumuzu köşkte(!), hadi bahçeli evde, hem de İstanbul Göztepe'de, yani şehrin içinde büyütebilsek ne kadar şahane olur:)
Neyse müzeye dönersek, böyle bir müze olsun diye çok emek verildiği ortada.Sunay Akın'a Türkiye şartları için delilik sayılabilecek şekilde büyüdüğü bu güzel evi müzeye çevirdiği ve değerli koleksiyonunu paylaştığı için teşekkürler. Daha çok deli lazım bu ülkeye!
Neyse gelelim müzeyle ilgili aklımda kalanlara:
  • Müzeye yaklaşırken sizi sokakta karşılayan 3 adet gerçek boyuttaki Zürafa heykelleri geldiğiniz yerin muzipliğini hemen size hissettiriyor, hikayesi burada.
  • Denizhan ve yaşıtı çocuklar spritüalistler tarafından yeni bir çağın sevgi dolu çocukları olarak adlandırılıyor. Enerjileri, DNA'ları, zekaları farklı falan diyorlar, belki duymuşsunuzdur. Artık bundan mıdır bilinmez, özellikle 2. Dünya Savaşı Dönemli Alman Oyuncaklarının (özellikle savaş oyuncakları) olduğu odalara kesinlikle girmek istemedi, mümkün değil adımını attıramadık. Biz de yan odaya geçtik.
  • Henüz uçakların olmadığı ya da yetersiz olduğu Kara Savaşları'na dair oyuncaklar vardı. Son derece teferruatlı cephe karargahları gibi. Çadırlar, Gözcüler, Toplar, Topçular vs. Müze görevlisi dedi ki: "Bu oyuncakların bu kadar gerçekçi yapılmasının bir sebebi var. Bu oyuncaklarla oynayan çocuklar çok değil, 10 sene sonra kendileri cephede savaşacaklardı." Maalesef dünyamızın yüz karası I-II. Dünya Savaşları dönemlerinden bahsediyoruz.
  • Uzay Oyuncakları Odası'nda da enteresan bir şey öğrendik. Ki bence gezinin en can alıcı olayıydı. Amerikan Hükümeti Uzay Programını başlatıp halka duyurduktan hemen sonra çeşit çeşit roket, astronot maskesi gibi oyuncaklar piyasaya sürülüyor. Büyük bir şevkle bu oyuncaklarla oynayan çocuklar, yarının uzay mühendisleri olup "Uzaya gitme/yerleşme." projelerinde görev alıyorlar. İşte batıdan farkımız bu bizim. Onlar gerçekten sözde değil, özde çocukların geleceğimiz olduğunun farkında ve buna YATIRIM yapıyorlar. Bizde ise yasak savmaca 23 Nisan törenleri düzenleniyor, koltuğa oturan çocuğa "Bugün için astığın astık, kestiğin kestik." deniliyor:(
  • Trenlere ayrılan odada camlar da vagon penceresi şeklindeydi ve kompartıman koltuğu şeklinde de bir bölüm yapılmıştı. Denizhan en çok burada eğlendi. Bir yanına dedesini, bir yanına beni oturttu. Tren şarkıları söyleyip, trendeymiş gibi titreyip sallandık. 
  • İkinci favorisi çiftlik konseptiydi. Kazlar, tavuklar, at vs. Hepsini gösterip, sesini çıkardık.
  • Çok güzel bir kış bahçesi ve şirince bir kafesi var. Buralarda genelde çocuklara özel çeşitli etkinlikler düzenleniyormuş. Ahşap boyama, tiyatro vs.
  • Gezi boyunca bize eşlik edebilecek rehber ya da sesli tanıtma cihazları olsa gezimiz daha da keyifli olurdu. Ya da sergilemelerin yanında kısa notlarla daha çok bilgi alabilmek hoşumuza giderdi.
  • Oyuncaklar dönemlerine ve konularına göre farklı sergileme dolaplarında ve odalarda sergileniyor. Biz mekanı gezerken başka bir grubu gezdiren müze görevlisi bey "Sunay Bey dekorasyon için mimar değil özellikle sahne tasarımcısı ile çalıştı." diye gururla anlatıyordu. Açıkçası bu projeye yüreğini verecek, yetenekli bir mimarın çok daha iyi iş çıkaracağını düşünüyorum.)
  • Müzenin dışındaki otopark alanı hafta içi yeterli, hafta sonu sıkıntı olabilir.
  • Engelli ya da puset girişi  (rampavari) göremedim. Müzenin asansörü yok.
Efendim bugün blogırınız Özge B çoluk çocuğuyla beraaber olay yerinden bildirdi. Özetle GEZİN GARİ! 
Oyuncaklar camlı sergilerin arkasında olduğu için "Bizim oğlan eller, kırar!" gibi korkularınız olmadan, tabi ki bir yetişkinin gözetiminde rahatça gezdirebilirsiniz çocuğunuza. Siz de kendi iç dünyanıza, Fatoş Oyuncak'larınızın puslu anılarına dönebilirsiniz gezerken:)

Pazar, Ocak 30, 2011

Bir Dolap Kitap

Daha önce de bahsetmiştim Bir Dolap Kitap'tan. Çocuk kitapları (az az büyük kitapları da) hakkında bana dehşet bir kaynak sunan Banu ve Yıldırım'ın blogu. Dehşet bir kaynak diyorum, çünkü kitabı, okumayı çok sevsem de çocuk kitapları edebiyatın bilmediğim ve ne alsam diye dehşete düştüğüm bir dalı. İlk denemelerimde bir kaç kitapçı macerasında, herhalde şanssızlıktan, onlarca raf arasında hep kötü resimlenmiş, tatsız öykülenmiş kitaplara denk gelmiştim. Bu da biraz hevesimi kırmıştı. Banu & Yıldırım sayesinde aslında hem Türk hem de yabancı yazarlardan ne kadar keyifli kitaplar olduğunu farkettim ve onlarcasını Kitap Yurdu'ndan ısmalamıştım.
Durun dahası da var. Bu iki tatlı insan yılbaşında çekiliş yaptılar ve kurada ismi çıkan Denizhan'a harika kitaplar yolladılar. Dahası bu kitapların her birini Banu tarafından tam da nar çiçeği kırmızısı kurdelelerle paketlenmişti.
Eminim bu etkinlikte seçilen her kitap özeldi. Bizim payımıza düşen şahane kitaplar da şunlar:

  • Aç Tırtıl (favorilerimizden biri oldu bile! Şaka sanmayın, ciddi ciddi ilk 5'i var Denizhan'ın. Her bir kaç günde bir yeni bir kitap da deniyor, ya seviyor ve listeye giriyor bir başka kitabı ekarte edip. Ya da sevmiyor ve tozsuz rafımıza geri dönüp Denizhan'ın kendisini seveceği bir zamanı beklemeye devam ediyor.)
  • Anne Ben kimim?
  • Neden? (Bunun linkini Banu gönderdi.)
Teşekkürler, sayenizde kitaplığımızı geliştirmeye ve kitap keyfimizi arttırmaya devam ediyoruz.
Sizi izlemeye devam edeceğiz!

Cumartesi, Ocak 29, 2011

Affetmek 2

Sevgili Ayça unutmamış, unutturmadı bana da. Bu günlerde aklımda olana denk dizeler düşürdü gözümün önüne böylece. Can Şair Özdemir Asaf'tan:


Bu sabaha karşı kendimle konuştum
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum
Yokuşun başında bir düşman vardı
Onu vurmaya gittim,kendimle vuruştum

Kendimizi affetmemize dair daha fazla söze gerek var mı?
Aslında var, vaaar!
Bir 3. yazıyı da kendini affedemeyen ebeveynler, annelerle ilgili yazasım var. Kim bunlar diye soran olursa, parmak kaldırıyorum:

1-Özgeee

Cuma, Ocak 28, 2011

Benim Annelerim 1: Mitolojik Anne

"Benim Annelerim" serisi yazmaya karar verdim. Devamını getiremediğim ya da düzenli yazmadığım önceki iddialı bir iki serim gibi olmayacağını umarak başlıyorum :)
Bu yandaki tombul hanımın adı Ganesha, ayrıca kendisi bir Hint Tanrıçası ve onu tombul bir hanım olarak betimlemek çok ayıp, dilime kırmızı biber! Bizler gibi konuya genel kültür olarak yaklaşanlar için en öne çıkan özellikler çok kolu olması ve fil hortumu bulunması.
Benim Ganesha'da hayran ve hasta olduğum özellik çok kolu olması. O kollarla neler yapılmaz ki? İkisiyle blog yazılır. İkisi ile Denizhan ile boyama, lego gibi aktiviteler, ikisi ile ev derlenir toparlanır, ikisi ile mimari proje çizilir, mimari dergi okunur, ikisi ile.
ZZZzzzt, ama burada bir şey eksik!
Ganesha kusura bakma ama sana hayranlığımı devam ettirebilmem için kendini biraz daha geliştirmen lazım. Mesela 3 boyutlu görüşü de elzem kabul ettiğimden en az 4 çift göz lazım bana. Neden mi, bu yukarıda saydıklarımı yapabilmem için tabi.
Bir de bu araştırma sırasında Ganesha sembolizmine dair aşağıdaki dokümanı buldum. Süper Anne olmak için gerek ve yeter her şart var gibi bu bünyede:
Büyük kulaklar: Daha iyi dinler.
Büyük Kafa: Büyük düşünür gibi.
İyi haftasonları...

Perşembe, Ocak 27, 2011

Affetmek...

Kendimizi affetmek neden bu kadar zor? Oysa önce kendimiz affedeceğiz ki sonra başkalarına sıra gelecek, ister affetmek için, ister şartsız sevmek için...Bu günlerde bununla ilgili şeyler geldi önüme.
Sonra da The Daily Guru*'dan muhteşem bir söz:
GOD HAS A BIG ERASER. Billy Zeoli
"TANRININ KOCAMAN BİR SİLGİSİ VARDIR." diye Türkçeye çevirsem hata etmiş olmam herhalde.
Tanrı bize bu kadar inanır ve kollarken, kendimize bu kadar yüklenmek niye? Kendimize hırsımız?
Ne olur o zaman biz de elimize küçük, küçücük silgiler alıp sayfanın bir köşesinden başlasak:
Önce çamaşırları yıkamayı ya da kredi kartının ödemesini unuttuğumuz için kendimizi, ardından yağmurda üstümüze su sıçratan şoförü, sonra sevdiğimiz birinin bir ters lafını unutarak. Böyle böyle hafiflesek?
Affetmek...Önce kendimizi!
Not: Güreş sonrası yorgun Denizhan'ın argın gözleri...
(*) The Daily Guru Türkçesi Günlük Guru/ Gündelik Guru gibi bir şey olmalı. Bu ücretsiz e-posta servisine üye olduğunuzda her gün posta kutunuza ingilizce olarak seçilmiş bilgece sözler geliyor. Gelen mesajın grrçekten bana denk düştüğü, o günüme cuk oturduğu çok olmuştur.

Çarşamba, Ocak 26, 2011

Ebeveynlik Tarikatı'nın Annelik Locası'nın Gizli Sırları 1

Bu seri yazılar beni yazarken çok cezbediyor nedense:) 
Geçen gün Denizhan ile yaşları yakın bebekleri olan iki arkadaşımla otururken ve bir yandan çocuklar arasındaki çılgın trafiğe göz kulak olmaya çalışırken yaptığımız sohbet ilham verdi bana. Şu yazımda da bahsi geçen  "Daha bunlar iyi günlerin!" grubunun işini bu yazımla bitiriyorum. Bu 3. şahısların en büyük olayı yeni anne üzerinde tarifi güç bir baskı ve depresyon yaratmak suretiyle edindikleri manasız hazdır. İddia ediyorum, şimdi yeni anneler ve anne adaylarına öyle bir SIR vereceğim ki ,artık kimselerin kuklası, madarası olMAyacaklar!
Ne diyor bu grup insanlar size? Daha önceki yazımda da bahsetmiştim:
-Hamile misin? Bunlar iyi günlerin, bilesin! (Bunun ilk, orta ve son trimester için aynı versiyonları mevcut.)
-Yeni doğum mi yaptın? Bunlar iyi günlerin, bilesin!
-Bebeğin 0-3 aylık mı? Aman kıymetini bil, bunlar iyi günlerin.
-Bebeğin 3-6 aylık mı? Kafasını kaldırıyor mu? Hadi kıymetini bil, bu günler bitecek.
-Bebeğin sıralıyor mu? Bittin sen, son bir kaç günün, sonrasını ne sen sor, ne ben söyleyeyim.

Merak etmeyin, özellikle bu ilk aylar acemlikten dolayı biraz zor geçse de, size iddia edildiği gibi "geleceğiniz daha da karanlık ve besbeter" ASLA değil!
17.5 aylık bir bebek annesi olarak bugüne kadar verilen sürelerin çoğunu aşmış olarak yazıyorum bunları:
Bu hurafe ve korkutmaların hepsi yalan! 
Doğurdum, hafifledim.
İlk 3-4 ay en zoruydu. Bir bebek ne bilmez iken, bunca sorumluluk ve anne olmanın getirdiği yeni kimlik kaygıları.
Aslında şimdiye dek işim giderek kolaylaştı, çünkü hem bebeğimi daha iyi tanımam, hem de belki en önemlisi her geçen gün artan iletişimimiz sayesinde nedensiz ağlamalarımız azaldı. Artık o hangi konularda hassas, hangi durumlar eğlenceli, sıkıntılı az çok tahmin edebiliyorum. Krizler doğmadan önlem alabiliyorum. Gününü doğru planlamaya çalışıyorum.
Ha bitmez tabi, şimdi önümüzde Terrible 2 /Korkunç 2 var. Geleceği varsa, göreceği de var :) Elim kalbimde bekliyorum:)
Hadi Geçmiş olsun, Gazanız Mübarek olsun yeni anneler:) Ben inanmıştım, siz bunları düşünüp, boşuna enerjinizi sarfetmeyin!


Not: İlk resim Denizhan'ın Mevlüdü'nden Ayça oğuş'un bir karesi. Denizhan 2 aylık.
2. resim bu haftasonu. Fotoğraf anonim:)Denizhan 17.5 aylık.

Cuma, Ocak 21, 2011

Aman doktor...

Bu ara çok keyifli sohbetlerde çok komik öyküler anlatılıyor bana. İki gündür karnımı tuta gülüyorum. Bugün de komik bir an'ı yaşattığı için sevgili eşime teşekkür ediyorum.
Rahmetli kayınpederim Dahiliyeci idi. Dediklerine göre pek çok doktor çocuğunda olduğu gibi, Ali de kendini az buçuk doktor olarak düşünür. Bu akşam Denizhan'ı uyutmadan az önce bir anda inanılmaz ağrılar girdi vücuduma. Ali'ye dedim ki:
-Ali'cim ne iş yahu? Sol bileğime ve sağ kulağıma aynı anda acayip ağrı girdi?
Ali'nin cevabı beni kopardı. Son derece ciddi ve bilge bir ses tonuyla:
-Öğlen ne yemiştin?
video
5 dakika falan güldüm. Ali de hala doktor yarısı olduğunu, cevabının da iyileştirici özelliği olduğunu, beni güldürerek ağrımı unutturduğunu söyledi. Doğruymuş demek ki, yarı doktor beğnim beyğim:!

Gelelim videoya. Çektiğim andan hemen 5 dakika önce dedesi türlü müzipliklerden bir başkasını Denizhan'a öğretmiş. Artık adı her neyse o nesnenin ona üflüyor ve alkışları topluyor. Videonun ikinci yarısı daha keyifli. Seni Aslan burcu seni, alkış almak için yapmayacağın şey yok, di mi:)

Salı, Ocak 18, 2011

Antre'de

Bahsettim herhalde onlarca kez, ben mimarım, hem de işine aşık, deli divane bir mimar. Bundan sonra yazılanlar mesleki not niteliğinde midir, değil midir göreceksiniz:) Şimdiki italik pragrafı belgesel ses tonum ile okuyorum size:)
Mimaride giriş mekanının ayrı bir önemi vardır. Bulunduğu yapıya göre kimi zaman antre, kimi zaman lobi, kimi zaman da sadece giriş olarak adlandırılan bu mekanda seçtiğimiz renkler, yer ve duvar malzemeleri, aydınlatmalar çok önemlidir. Hani insanlar bir yabancıyla tanıştıklarında ilk 3-5 saniyede ilk izlenimi edinir ve sonraki tüm ilişkileri bunun üzerine filizlenir denir ya. Hah işte aynı şey mekanlarda da giriş üzerinden okunur. (Nasıl ki fetişi olup ilk kez karşılaştığı bir insanda ele, ayağa bakan varsa, banyoyu görmeden mekan hakkında fikri oluşmayanla da tanışmıştım, ayrı:) )
İşte benim kayınvalidemin antresinde de bir dizi raf ve bu raflarda çocuklarının, eşinin, dostunun dünyanın veya yurdun dört bir yanından getirdiği minik heykeller biblolar durur. Kayınvalidem de dekorasyonunu değiştirmeyi, yenilemeyi çok sever. Tam da evrenin istediği gibi, Hoop, atar eskileri, geliverir yenileri. Bizim babasıyla sinemaya giderken babaannesine emanet ettiğimiz bir günden aşağıdaki fotograf. Babaannesi atıvermiş bir dizi bibloyu, yerleştirmiş bizimkini baş köşeye.
Acaba bıraktığın yerde 5 saniyeden fazla kalsa Denizhan'ın bu hali girenlere mekan hakkında ne düşündürtecekti?
Fotografda bir de ayrı bir hava var. Sanki 2011'den değil de, benim çocukluğumda çekilmiş gibi renkler solmuş. Bir melankolik. Bu analık bana her şeyi mi duygulu gösteriyor ne?
Neyse işte, gene Konya'dan girip, San Diego'dan çıkıp, TEM'e bağlanamamış bir yazı. Bırakın dağınık kalsın...:)
Not: Bu arada yeni yılda mimari, çocuk mekanları, dekorasyon konularında da eserse ve estikçe yazmaya karar verdim. Arada soranlar da olmuştu, bloğumuzun 87 fonksiyonundan biri de bu olur artık...

Cumartesi, Ocak 15, 2011

Sere serpe Kitap...

Hala diyorlar, orada burada okuyorum, buncacık çocuk kitaptan ne anlar?
Kendisi de henüz buncacık çocuk olan Denizhan, ki artık 17 aylık, bir kitap delisi. Hatta bazen aynı öyküyü ardışık ve aralı olarak günde toplam 8defa okumaktan o çocuğun annesinin içi bayılıyor, hatta idealizmini kaybetme hissi ansal olarak beliriyor:)
Hatta şuncacık çocuk kitap sevgisini doyurmak için artık annesinden ayrıca akşam işten gelen babasının önüne de kitap getiriyor. Sonra kucağına sere serpe yayılıyor, okutturuyor, okutturuyor, okutturuyor. Ama surattaki mutluluğa, vücudundaki mayışmayı görmeniz lazım, değmeyin keyfine.

Anne mi ne yapıyor bu arada? Fırsattan istifade mola alıyor, mutfak toplamaca, tuvalete girmece, iphone'la maillere bağlanmaca. Artık allah ne verdiyse, onun da değmeyin keyfine:) Fotoğrafta sabahtan 5 kere okuduğum Julia Donaldson'ın Tostoroman'ını babasına 3. kez okuturken görülmekte.
Not: Kitap seçimlerimiz için bize ilham veren, bana bu vakitsizlikte bir sürü vakit kazandıran  Bir Dolap Kitap yazarları Yıldıray ve Banu'ya ve blogunda kitap sobesini cevaplarken bana dehşet bir kaynak sunan Mira'nın annesi Banu'ya teşekkürler. Demek benzer zevklerimiz var ki , biz de oğlumuz da çok mutluyuz.

41 kere maşallah...

41 adet izleyicimiz olmuş zannederken, 45 olmuşuz bile. Teşekkürler:) Umarım keyifle okuyorsunuzdur. Maalesef düzenli yazmak zor, zira zor vakit ayırıyorum biraz blogumuza. Bu ara işe dönüş telaşları da uçuşurken kafamda:)
videoFarkettim ki pek çok konuda olduğum gibi bu konuda da dışarıdan bi-polar /çift uçlu gözüken bir tavrım var.Aslında okundukça ve yorum aldıkça mutlu oluyorum, hem de çok. Kapımı bir arkadaşım, sevdiğim çalmışcasına. Gene de biraz sessiz gidiyormuşum, öyle dediler..

Galiba içten içe istiyorum ki arkadaş, eş dost hoşgelsin, bunun dışında, surf yaparken, ya da bir yerdeki yazımdan, yorumumdan kendine yakın bulup gelsin okuyan kişi. Çok popüler blogların kavga, gürültüsünü, öveni, sövenini yönetmek de ayrı maharet. E malum bizimkinin öyle bilimsel bir temeli, bütüne fayda amacı yok, daha Oturma Odası halleri bizimkisi. Bu nedenle bir kaç arkadaşım sormuştu, söyleyeyim, Anne forumlarından içlerinde ilgiyle takip ettiklerim olsa da oluşturulan "Blogcu Anneler" listelerine kayıt olmama sebebim budur. Eğer gelenimiz varsa şans eseri, ayağının tozuyla, ya da tesadüfler eseri gelsin istedim, istemiştim. Şimdi buradayız:)
İşte tüm dünyanın merak ettiği bu sır perdesini de kaldırdıktan sonra gelelim bizim çocuk işçi'nin evdeki çalışmalarına.Buyrunuz fütursuz anne,olay video, işte beklenen skandal!

Cuma, Ocak 07, 2011

Boys Band!

Denizhan'a babasının yeni yıl hediyesi Müzik seti. Tam iki aydır büyük bir sabırla bekledik, sakladık. E bunca beklemeye yeni yılın ilk sabahında verebildik, birazcık rötarla. Fotoğraflamayı başarabildiğim kadarıyla öykü şöyle gelişti. Büyük bir heyecanla hediyesini açtı (açtırdı). Ardından tek tek tüm aletleri test etti, onayladı. Sonrasında dayısı ve babasına birer enstrüman  seçti. Duracakları yerleri dahi belirledi ve onlar tam da deiği noktaya gelene kadar ısrarla bekledi:)
Veee bunca ön çalışmanın ardından beraber müziğe başladılar. İşte karşınızda en Minnak'ın orkestrasyonunda Boys Band... Ne mi çalıyorlar?
Tabi ki Music Together'ın Sticks albümünü!

Pazartesi, Ocak 03, 2011

Acıların kadını...

Duyduk duymadık demeyin! Eşim Ali benim blogumda yazdıklarıma tekzip niyetinde ayrı bir blog yazacağını açıkladı. Neymiş, kötümser bir bakış açısıyla anlatıyormuşum kendimi, acıların kadınıymışım vs:). Bir güzel anlatacaklarmış oğluyla beraber gerçekleri.  (Yeni yıl dileklerimde daha az eşofman giymeyi dilediğim için açıldı konu. O kadar da çok eşofman giymiyormuşum ki!) Ben de kendisi yeni bir blogger olacağından destek olmaya karar verince, bir kaç blog ismi önerdim. Şimdilik düşündüğü blog isim adayları:

  • Özge'nin Seyir Defteri (Zaten şu andaki blog ismime sinir oluyor. Denizhan'ın sayfasında kendi hususi şeylerimi de yazıyormuşum:))
  • Özge'yi Tekzip Ediyorum
  • Acıların Kadını
Önerilere açığız...:)

Pazar, Ocak 02, 2011

Yeni yıl kutlaması ve Pandora'nın kutusu...

Ali ile biraz izole bir hayat yaşıyoruz Denizhan aramıza katıldığından beri. Ne yalan söyleyeyim bunun için onu suçlamak haksızlık olur, bu ana baba olarak bizim seçimimiz. Hala süt emdiği, önce bakıcıya emanet edemediğimiz, ardından bir futbol takımı kadar bakıcı değişmesi sonucunda (Burada ağlanmadım ama bir türlü oturtamamıştık bu bakıcı işini. İşe dönebilmek için önce bunu çözmeme gerekiyordu.) bize/bana bağımlı olduğu için başka bir çözüm üretemedik - dışarı çıkmamaktan başka.
Sonuçta geçen yılbaşı Ali'nin ailesi bize gelmişti. 7'den 70'e tabu oynayarak eğlenmiştik. Sessiz, mütevazı bir geceyi kabul ettiler, sağ olsunlar:)
Bu sene de Ali'nin annesinin evinde buluştuk. Biraz titrek gittik buluşmaya. Ne yapacaktı Denizhan gece boyunca? En geç 8:30 dedin mi yatağa düşen bizim küçümen bu gecenin temposuna dayanamazsa döneriz dedik.  Şaşırttı bizi. Gece boyunca eğlendi, oynadı, dans etti, gülümsedi. 11:30 gibi pili bitince biz de uzatmadık artık, aldık kolumuzun altına miniğimizi evimize döndük. Yolda sızdı- doğal olarak. Biz de onu yatırıp, kayın validemin her sene adet edindiği üzere bizim yanımıza katıp gönderdiği Nar'ımızı kırdık kapı eşiğinde. O Nar ki bir bereketli çıktı, çözemediğimiz şekilde bütün eve yayıldı damlaları. E ben bunu binbir özenle lavaboda kırmıştım, temizce servis yapıp, yiyip, çöplerini de atıvermiştim titizlikle. Bazen şu Harry Potter'daki ev cinlerinden birinin bizim evde saklandığından şüpheleniyorum. Sonuçta sabah görünce mor lekeleri, yeni yılın ilk sabahında pas pas yaptım. Şimdi umarım bu tüm sene boyunca paspas yapmam gerekmez:)
Esasında bu gece merakla beklediğimiz bir başka husus vardı. "Kara kutunun sırrı ortaya çıkacaktı!"
Duymuşsunuzdur, kimi zamane hekimleri çocuklara 2 yaşına dek TV seyrettirmiyor  ve benim de aklıma yatan gerekçeleri var. En azından bir şey kazandırmayacağına inanıyoruz ki bu konu karı-koca Berlin Duvarı gibi tek gövde durduğumuz nadir hususlardan. (Aslında diğer konular göz önüne alınınca Ali ile benden oluşacak mecazi bir ebeveynlik duvarı olsa olsa denizden çıkan bir süngere benzeyebilir, delik deşik ve olmayacak yerlerde eğilip bükülmüş:) ) Nitekim Denizhan ayaktayken TV açılmaz bizim evde. Ziyarete gittiğimiz yerlerde de rica ediyoruz. Restoran-Cafe'lerde biraz görüd tabi bu güne dek ama hiç yakından ve uzun uzun inceleme fırsatı bulamamıştı. Sanırım NTV'de bir klasik müzik konseri ile başladı akşamımız. Bizimkinin ağzı şaşkınlıktan açılıp, çenesi yerlere düştü. Ardından ekrana gidip Orkestra şefinin kıvırcık saçlarını okşamak istedi. İlk dakikalarda radyasyon cart curt demedim, ellemesine izin verdim ki anlasın ortada 3D bir durum yok, holografik de değil:) Sonra giderek ilgisini kaybetti. Tam da umduğum ve aslında umut ettiğim gibi. Bakalım böyle devam eder inşallah. Böylece gittiği tüm evlerde gördüğü kara kutunun sırrı çözülmüş ve belki de pandora'nın kutusu açılmış oldu sanırım:)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...