Cuma, Nisan 16, 2010

Sokak kedisi...


Oğlumu tam bir sokak kedisi gibi yetiştirmek istiyorum. Neden mi?
Yıılardır aklımda olan bir soru yüzünden...
İş hayatında başarılı olanlar ödevini zamanında yapan, sınavlarında iyi notlar alanlar mıdır?
Yoksa mahallede topunu abilerine kaptırmadan, komşunun bahçesine girdiğinde topunu kestirmeden geri alabilen, arkadaşlarından takım kurabilen çocuk mudur?

Bunun aksini kanıtlayan okul birincileri- gerçekten parlak çocuklar benim çevremde de olsa da, az sayıdalar.
Hem de blog sahibi kartımı kullanıp kendi tecrübelerim/gözlemlerim ışığında dar deneycilik yapmak istiyorum:)
İkinci grubun, sokak kedilerinin hayata daha avantajlı başladığından eminim.
İşte bu yüzden istiyorum ki Dnzhn bir sokak kedisi olsun. Ama tabi bunun için tesis lazım. Bahçeli ev/güvenli sokak lazım.
Mesela kalabalık ailede büyüyen çocukların da doğal müzakere yetenekleri oluyormuş. Bir çok farklı büyükle birarada olmaktan, farklı huylar görmekten, herkesi tolere edebilmekten.E bunu sağladık gibi görünüyor şimdilik. Oğlumun aile toplantılarındaki sosyalleşmesi "Kucaktan kucağa Düştüm Sahile" şarkısını hatırlatıyor babasına :D
Aşağıdaki yazı tam benim düşüncelerime tercüman olmuş, ve hatta bir de hayata geçirmiş bir annenin kaleminden. Maalesef iletişim bilgisi yok, e-posta ile geldi, yayınlıyorum.






APARTMAN ÇOCUKLARI:






''Ben bir apartman çocuğuyum... Hiç sokakta oynamadım, koşma yarışı yapmadım, dizlerimde yara izi yoktur.

Bir tane bile misketim olmadı, çelik çomağın nasıl bir oyun olduğunu hala bilmem, bisiklete binmeyi 17 yaşında öğrendim.(Hala da pek başarılı olduğum söylenemez)
Eve hiçbir zaman kan, ter ve çamur içinde gelmedim, hiç ağaçtan düşmedim (çünkü çıkmadım), mahalle maçına gitmedim, mahalle kavgası görmedim. Annem hiç camlardan bağırarak beni çağırmadı.
Sokak hayatım, teneffüslerde oynadığım Japon ipi ve yakan toptan ibaretti; tecrübem olmadığı için onlarda da hep yenilmeye mahkumdum.
Yıllar sonra anlıyorum ki, fiziksel güç ve çabukluk gerektiren her yarıştan kaçınmamın, spor yapmaktan nefret etmemin, hayatım boyunca birçok kez, “Aman kavga çıkmasın” diye, hakkımı karşımdakine teslim etmiş olmamın altında yatan sebep, sokaklardan uzak büyümüş olmam.''

Bence, çocukları sokaklarda başıboş bırakmak ne kadar yanlışsa, sokakta oynamaktan mahrum etmek de o kadar yanlış. Çocuklar sokaktayken, farkında olmadan pek çok şey öğreniyor. Kazanmak için hızlı olmak, mücadele etmek, takım ruhu oluşturabilmek gibi…  Bu bir çeşit hayat provası değil mi?

İşte bu yüzden, kızım Ece`yi büyütürken yaşamanın getirdiği bütün avantajları kullanmasını istedim. 

Ece henüz çok küçükken, her gün iki kere parka çıkardık. Bir, sabah kahvaltısından sonra, bir de öğle uykusundan uyanınca.  Zamanla, hepsi aşağı yukarı aynı yaşta olan bebeklerle, onların anne, büyükanne ve bakıcı teyzelerinden oluşan kocaman bir oyun grubumuz oldu. Önce birer ikişer tanıştık, sonra çocuklar bir arada oynasın diye hep aynı saatte buluşmaya başladık.

Ona, önce parka çıkmanın kurallarını öğrettim:
1. Kimsenin canını yakmak yok.
2. Kimseye kum atmak yok.
3. BAŞKA KURAL YOK. 
Kaldırım kenarlarına oturup sabundan baloncuklar üfledik, ikindi kahvaltımızı çimenlerin üzerinde yalınayak yedik, pet şişeden kova, terlikten kürek icat etmeyi öğrendik. Kova kova su taşıyıp dev su kanalları, Mimar Sinan`ı bile kıskançlıktan çatlatacak kuleler inşa ettik. Tek başına çıkamadığı kaydıraktan kucak kucağa kaydık, park temizleme yarışı yapıp, yerlerdeki ambalaj kağıtlarını, çöpleri topladık...

Kedi, köpek, karga besledik, kurbağa kovaladık, solucan yakaladık, zor durumdaki sümüklüböceklere yardım ettik.

Her seferinde eve, saçlarımızın içi kum dolu, ayaklarımız sırılsıklam, dizlerimizden ve dirseklerimizden aşağısı çamur içinde, yorgun ama çok mutlu döndük. 

Düştü dizi kanadı, eli salıncağın demirine sıkıştı, gözüne kum kaçtı, salıncak sırasını kaptırmamak için şaç saça, baş başa kavga etti ama hakkını savunmayı, sırasını beklemeyi, hayvan sevmeyi, çevreyi korumayı, kovasını, küreğini, yedek çoraplarını, ikindi kahvaltısını hatta ağzından çıkarttığı lolipopu bile arkadaşlarıyla paylaşmayı, Ece sokaklarda öğrendi.

Bazen, bazı anneler görüyorum. Minicik yavrularını süslemiş, püslemiş eğlensin diye parka getirmişler. 

Çocuk kumla oynamak istiyor; “Olmaz! Üstün kirlenir.”
Bisiklete binecek, “Düşersin!”
Kaydırağa çıkacak “Sakın! Çok tehlikeli”
Dondurma? “Üzerine damlatırsın”

Yavrum, o da ne yapsın, annesinin yanında oturup meyveli yoğurdunu yerken, hayran hayran diğer çocukları seyrediyor.
Parka gelirken çocuğa neden bayramlıkları giydirilir anlamam, oynamasına izin verilmeyecekse neden oradadır anlamam, bisiklete binmek düşmeden nasıl öğrenilir anlamam, her lekeyi çıkartan deterjanlar ve çamaşırı yıkayan makineler varken kirlenmenin nesi kötüdür anlamam, bir anne çocuğunun öyle mahsun mahsun, diğer çocuklara özenmesine nasıl dayanır orasını hiç anlamam…

Bildiğim bir şey var ki:
O çocuğun yanakları, hiçbir zaman Ece`ninkiler gibi elma elma kızarmaz, kirlenmekten korkmadan özgürce oyun oynamanın tadını bilmez, parkta beş dakika daha fazla kalabilmek için ‘pırasa yemeğe` bile razı olmaz.
 
O çocuk mutsuzdur, oyun ihtiyacı karşılanmadığı için huysuz, yaşıtlarının arasına katılamadığı için yalnız ve huzursuzdur.
Annesi, çocuğu uslu uslu yanında oturduğu için gururlu, evde banyo ve çamaşırla uğraşmayacağı için mutlu olabilir… 
Ama dünyadaki en şahane fotoğraf karesinin,  çamur ve terle alnına yapışan bukleleri, koşmaktan al al olmuş yanakları, ışıl ışıl gülümseyen gözleriyle mutlu bir çocuk yüzü; 
Dünyanın en güzel kokusunun ise, burnunuzu boynuna gömdüğünüzde alacağınız ter, toz ve güneş karışımı koku olduğunu asla bilmeyecektir.

Kendisiyle birlikte –biraz geç de olsa- bana da çocukluğumu yaşatan kızım Ece`ye teşekkür ederim...

Zeynep AKAR ( Alıntı )





Özge'den devam...
Şartlarımız nedeniyle ben de kardeşim de apartman çocuğuyuz. Yuva ve anaokuluna gittim. İlkokulum, ortaokulum ve hatta lisem evimize çok yakındı, yürüyerek gider, gelirdim. İlkokulda okul servisine binen arkadaşlarıma özenirdim. Büyük ve kalabalık bir okulumuz vardı. Öyle kalabalıktık ki, kendi sınıfından başka bir de Beden Eğitimi Dersi'ne beraber katıldığın ortak sınıfı tanırdın. 
Oysa evi uzak olup servisle evine gidip gelenlerin benimkinden kat be kat fazla arkadaşı, abisi, ablası olurdu servisten. Bir de evlerinin yeri müsaitse, siteyse oradan da arkadaşları olurdu. Akşam eve gittikten sonra bir fasıl da evlerinin bahçesinde oynarlardı. Özenirdim :)
Sonra büyüdüm, üniversite okudum, iş hayatına girdim, çalışırken yüksek lisans yaptım. Ama farkettim ki iş hayatında başarılı olmak için çok önemli olan bir şey bende eksik. Müzakere yeteneği.
Şimdi ne alaka diyen olabilir. Alaka şu, hayatta her şey siyah ve beyaz değil. Sen haklısın diye senin hakkın sana verilecek, takdir edileceksin diye bir şey de yok. İstersen fikrin/ projen alemin en kralı olsun, farketmez. Özellikle Türkiye'de fikir değil, fikri kimin sunduğu mühimdir.
Demek istediğim şu: Hayatta akademik başarı önemli olabilir- ayrıcalıklı kurumlara, büyük şirketlere girecekseniz özellikle. Ama girdiğiniz ortamda başarınız buna bağlı değil. 
İnsanları ikna yeteneğine, işler çıkmaza girmeden önce düşüncelerini esnetebilmenize, gerekirse projeniz için lobi yapabilmenize, iyi bir gözlemci olarak içinde bulunduğunuz mikro Ne Neden oluyor, Kim Neden böyle yapıyor? görebilmenize bağlı. Ama ben düz bir tipim. Bu özellikler ben de tam anlamıyla yok. Önüme gelene konsantre olur ve elimden gelen en iyi çözümü üretirim. Ama bu sırada insanların içinden veya masa altından neler düşündüğünü, neler çevirdiğine hiç kafam basmaz. 
Bu arada bahsettiğim özellikler arasında asla manipülasyon ve sırnaşıklık/yalakalık yok. 

Tam da bu nedenle artık yıllardır aklımda olan sorunun cevabını galiba artık biliyorum.

4 yorum:

  1. Bu yazinin altina imzami atmak istiyorum. Cok dogru bir noktaya parmak bastin Ozge. Yasasin sokak cocuklari :))

    YanıtlayınSil
  2. Hadi bakalım, denemesi bedava. Bebeklerden seninki yolda, bizimki burada. Sokak Kedisi olarak yetişip büyüdüklerinde CEO olamazlarsa çok dırdır edebilirler, ona da hazır olalım:D

    YanıtlayınSil
  3. Bu amacimizi onlara soylemek zorunda miyiz ;)

    En kotu ihtimalle evde kapali kalmaktan cok daha mutlu ve ozgur olacaklardir, ki mutlu olmalari temel gayemiz degil mi zaten :)

    Gerci calisan anne babayla nasil gerceklesir bu, bilemiyorum.. Hele bizim evin yaklasik 1 km capinda park yokken (TR'deki ev)! :(
    (kafasi karisik anne adayinin gel-gitleri)

    YanıtlayınSil
  4. Bu yorum yazar tarafından kaldırıldı.

    YanıtlayınSil

Yaşanan her an, hissedilen her duygu benzersiz ve "1" kerelik. Unutmamak için yazıyor ve paylaşıyorum...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...